Wordpress Themes

23
Haz
2008

Osteoporoz diye adlandırılan kemik erimesi, dünyanın her yerinde milyonlarca yaşlı insanı yataklara, tekerlekli sandalyelere bağlıyor. Ancak, bir hormonun, kemikleri canlı tutmasının sırlarını keşfeden bir grup araştırmacı, soruna çare bulduklarını düşünüyorlar.

Araştırmacılar, paratiroid hormonu (PTH) denilen ve kanda kalsiyum miktarını kontrol eden bir maddeyle sürekli aşılanan hayvanların, daha iri kemikli duruma geldiklerini son 50 yıldır bilmekteydiler. Ancak bu hormonun, hangi mekanizmayla etki yaptığını bilmediklerinden osteoporoz tedavisi için başka yöntemlere ve genellikle kemik yitimini yavaşlatan hormonlar ve ilaçlara başvuruyorlardı. Bunlardan bazılarının kemik yoğunluğunu bile yükseltmelerine karşın, yaşlılarda bazen ölümle bile sonuçlanan kemik kırıklarının tedavisinde aciz kalıyorlardı.

ABD’nin Little Rock Kenti’ndeki Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi’nde bir grup araÅŸtırmacı ise, PTH’nin yeni kemik yapma becerisinin sırrını ortaya çıkarmış bulunuyorlar.

AraÅŸtırmacılara göre PTH, “osteoblast” denilen ve yeni kemik dokusu oluÅŸturan uzmanlaÅŸmış hücrelerin intiharını önlüyor. “Apoptoz” denilen programlanmış ölüm, hücrelerin çoÄŸalmasını normal bir düzeyde tutuyor.

AraÅŸtırmacılar, her gün düzenli olarak insan PTH’si aşılanan farelerde hücre intiharının 10 kat azaldığını gözlemiÅŸler. Bunun pratik anlamı da, daha fazla “iÅŸgücü” ve bu sayede de daha saÄŸlıklı kemik dokuları.

Üniversite’nin osteoporoz bölümü baÅŸkanı Profesör Stavros Managolas, “eskiden kemik kaybını önlemekten sözederdik; ÅŸimdiyse yaptığımız kemik kütlesini arttırmak” diyor. “Anlayacağınız, artık ilk kez, süreci tersine çevirmekten, yani tedaviden sözedebiliriz.”

Managolas ve ekip arkadaşı Robert Jilka, insan osteoblastlarının da intihar için programlandıklarını kaydederek, gerek PTH’nin, gerekse inceledikleri baÅŸka bazı maddelerin hücrelerin daha uzun süre çalışmalarını saÄŸlayarak, insan kemiklerini güçlendireceÄŸi konusunda güvenliler.

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Kekemelik terimi, sözel iletimi sıklıkla ve önemli ölçüde bozan konuşma kusurları anlamında kullanılmaktadır. Kekemeliğin en açık görülen özelliklerinden biri kelimelerin, cümlelerin ve özellikle hecelerin tekrarıdır.

Tekrarlamalar özellikle çocuklarda normalde 4-5 yaşına kadar görülebilmektedir. Bu masum tekrarlarla kekemeliğin birbirinden ayırt edilmesi gerekmektedir. Çocuklardaki bu normal akıcılık kusurunun kekemelik haline gelmesinde, ailelerin baskısı da etkilidir. Gerilimli aile ortamları baş nedenlerden birisidir. Ayrıca beyindeki konuşma merkeziyle de ilgili olabileceği savunulmaktadır.

Bazen harflerin çıkarılmasında da zorlanılabilir. Bir başka sorun da kekemelerin bütün gayretlerine rağmen hiç ses çıkaramama ile karekterize yaşanan bloklardır. Bazen bu takılmalara eşlik eden motor hareketler olabilir. Bunlar ise basit göz kırpmalardan gözde de sarsılmalara kadar varabilir. Kekemelik daha çok:

Hecenin ya da kelimenin başındaki “h” sesinde görülür. BaÅŸtaki sessiz harf, sesli harften daha zor çıkarılır.
Cümlenin ilk kelimesinde daha çok görülür.
Uzun kelimelerde, kısa kelimelere göre daha sık görülür.
Sessiz harften sesli harflere geçişlerde daha çok görülür.
Kekemeliği Artıran Durumlar

Telefon görüşmeleri
Bir isim söylerken
Önemli bir şey söylemek isterken
Zaman yetersizliÄŸinde
Kekeleyen kişiyi zor anlayacağı düşünülen birileri ile konuşulduğunda
Önemli bir şahıs ile konuşulduğunda
GeniÅŸ bir dinleyici kitlesine konuÅŸulduÄŸunda
Tedavi

Kekemeliğin tedavisi özel eğitimle yapılmaktadır. Tek başına verilecek bir ilaç yoktur. Bazen aşırı anksiyete ve durumun oluşturduğu depresif durumları ortadan kaldırmak için ilaç kullanılabilir. Nefes alıştırmaları, gevşeme teknikleri, konuşma terapisi uygulanabilir.

Öncelikle kişinin kekemeliğinin tipi tespit edilip ona uygun bir eğitim programından geçirilen hastalar, kısa bir süre içerisinde daha rahat konuşur hale gelmektedirler. Kekemeliği tam manası ile yenemeyenler bile hiç olmazsa sosyal yaşamlarında bir miktar daha rahat olmalarını sağlayacak hale gelebilmektedirler

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Normal olarak sağ böğürde, yani karın boşluğunun sağ kısmında bulunan karaciğerin aşağıya, sağ taraftaki son kaburgaların altına doğru inmesi (hepatoptoz). karaciğerin yerini terk ederek düşmesi vücuttaki doğuştan elverişliliğe başka etkenlerin eklenmesinin sonucudur. Bu etkenlerin başlıcası karın kası çeperinin üst üste yapılan doğumlar, şiddetli ve hızlı zayıflamalar, uzun süre devam eden kas yorgunlukları, karın ameliyatları sonucu aşırı derecede zayıflaması, çökmesidir.
Karaciğerin karın boşluğunun sağ üst kısmında tutan karaciğer askı bağlarının doğuştan az esnek olması halinde yukarıdaki etkenler karaciğer düşüklüğüne yol açarlar. Karaciğer düşmesi çoğu kez az ya da çok şiddetli yerel ağrılara, sindirim bozukluklarına ve bunun sonucu kilo kaybına, kuvvetten düşmeye, kabıza, baş ağrısına yol açar. Karaciğeri düşük hasta yerel ağrılardan ve sindirim bozukluğundan şikayet eder. Çok geçmeden öfkeli, geçimsiz, yani nevrastenik bir tip olur. Karın üzerinde yapılan incelemede karaciğerin yukarı kenarının alçalmış olduğu görülür. Karaciğer düşmesi genellikle midenin, bağırsakların böbreklerin ya da dalağın aşağı doğru yer değiştirmesi, yani düşmesi ile bir arada görülür. Bazen de bütün karın organları hep bir arada aşağıya doğru düşerler.

Karaciğer düşmesinde uygulanan tedavi karnın esnek bir kuşakla bağlanmasından ibarettir. Bu esnek kuşak karnın ön çeperini içeriye ve yukarıya doğru iterek düşmüş olan karaciğeri yukarı doğru kaldırır. Bundan başka eğer hasta zayıf bir tipse striknin, fosfor ve arsenik kökenli güç arttırıcı ve düzenleyici ilaçlar verilir.
Eskiden karaciğerin önemli derecede düşmesi halinde hasta ameliyat edilir, karaciğerin yeniden yerine yerleşmesi sağlanırdı. Günümüzde bu ameliyat terkedilmiştir. Çünkü bu ameliyat karaciğer düşüklüğünün yarattığı sakıncalardan çok daha önemli bozukluklara yol açabilmektedir

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Ana babadan çocuğa kalıtım yoluyla geçen hastalıklara verilen genel ad. Kalıtsal hastalıkların nedenini anlamak için, herşeyden önce çocuktaki anormalliğin gebelik sırasındaki olaylarla hiçbir ilgisi olmadığını saptamak gerekir.

Örneğin gebelikte çocuk düşürmek için ilaç alan annelerden sakat çocuklar doğabilir. İlaçların doku gelişmesini etkilemesiyle ortaya çıkan bu sakatlıklar ya da anormallikler, kalıtsal bozukluk sayılmazlar. Bazen de, yumurta ya da spermanın gelişmesi sırasında, kalıtsal nitelikleri aktaran kimyasal maddelerdeki bir değişinim dolayısıyla çocukta apayrı bir özellik belirir. Ana ve babada olmayan ve yalnız çocukta meydana gelen bu tür özellikler, daha sonraki kuşaklara da geçebilir.

Kalıtsal olduğu tanıtlanan bir hastalığın çoğu zaman tedavi edilemeyeceği sanılır. Gerçekten böyle hastalıkların tedavisi için fazla birşey yapılamaz. Şeker hastalığı gibi doğuştan var olan bazı hastalıklar ensülinle tedavi edilebilir. Ancak bu gibi durumlarda kalıtım yoluyla geçen hastalığın kendisi değil, bu hastalığa yatkınlıktır. Bu nedenle şeker hastalığını kalıtsal saymak doğru değildir. Aynı şekilde, ana babadan çocuğa geçen «uzun boyluluk» değil, ama bu özelliğe yatkınlıktır.. Bu eğilimin ne kadar gelişeceği çocuğun yaşama ve beslenme biçimine bağlıdır. Bazı kişilerde verem ve kanser gibi hastalıkların gelişiminde kalıtsal yatkınlık vardır; ancak hastalığın ortaya çıkması için örneğin bakteri gibi bir dış etken gereklidir.

Bu bakımdan kalıtım insanda bir yatkınlık olarak tanımlanabilir. Kalıtımı nükleik asit (DNA ya da RNA) demlen ve gen adlı birimlerde toplanmış olan bir madde gerçekleştirir. Genler, organizmanın gelişmesini düzenleyen bilgiyi taşırlar. Bunların uygulanmaları çevreye ya da dış etkenlere bağlıdır.

Son 60 yıl içinde insanların birçok kalıtsal bozukluğun kurbanı oldukları iyice anlaşılmıştır. Her insanın cinsiyet hücresinde 5-10 tane çok zararlı gen bulunduğu ve bu genlerin daha sonraki kuşaklara geçtiği sanılmaktadır. Kalıtsal bozuklukların en zararlılarını doğa kendi başına önler; gerçekten de her yüz otuz gebelikten biri, daha anne gebe olduğunun farkına varmadan sona erer. Ayrıca ölü doğan bebeklerin yüzde beşinde de kalıtsal bozukluklar bulunduğu hesaplanmaktadır.

İngiliz hekimi Garrod, 1908′de yayımladığı «DoÄŸuÅŸtan Metabolizma Bozuklukları» adlı kitabında, bazı hastalıkların kalıtsal olduÄŸunu ve bu hastalıklara bir enzim yetersizliÄŸinin yol açtığını öne sürdü. Vücutta meydana gelen bütün biyokimyasal tepkimeler enzimlerin denetimi altında gerçekleÅŸir. Bütün bireÅŸimler ve çözülmeler belli bir sıra izlerler: Yani bir madde doÄŸrudan doÄŸruya son ürüne dönüşmez, daha önce çeÅŸitli bileÅŸik dizilerinden geçer. İstenilen son ürünü oluÅŸturmak için, bu dizilerdeki bileÅŸiklerin her birine yeni maddeler eklenir ya da çıkarılır.

Genlerin nasıl değişmeye uğradığı her zaman kesinlikle anlaşılamaz; çünkü aynı sonuca çeşitli değişiklikler yol açabilir. Gen değişmesi, enzimin kataliz edici niteliğini ve birtakım yapısal özelliklerini yitirmesine ya da enzim bireşiminin aksamasına sebep olabilir. Bu durumları birbirinden ayırmak çok zordur.

Doğuştan var olan bozuklukların en yaygını her 15,000 bebekten birinde görülen fenilketonüridir. En yaygın bozukluk olmakla birlikte yine de az rastlanan bir rahatsızlık sayılır. Çünkü örneğin mongolizme her 600 bebekte bir rastlanır. Fenilketonüri ilk olarak bir Norveç hastanesinde dikkati çekmiştir. Geri zekalı hastaların sidiğinde aşırı miktarda «fenilpirüvik asit» bulunduğu, buna karşılık bu hastalarda «fenilalanin hidroksilaz» denen enzimin eksik olduğu saptanmiştır. Bu enzimin görevi fenilanini, vücudun yararlandığı bir aminoasit olan tirozine dönüştürmektir. Bu nedenle eksikliği, dokularda fenilalanin birikmesine ve bunun bir kısmının fenilpirüvik aside dönüşmesine yol açar. Bu asit beyne ulaşırsa, merkezsel sinir sistemine zarar verir. Yapılan incelemeler, fenilketonüriye bir kusurlu genin ye* açtığını göstermiştir.

Enzim yetersizliği sonucu meydana gelen bir başka anormallik de akşınlıktır. Akşınlığın özellikleri beyaz deri, beyaz saçlar ve pembe gözlerdir. Bu hastalarda tirozini melanin (dokulara renk veren madde) e dönüştüren enzim eksik olduğundan, vücutta renk maddesi bulunmaz. Alkaptonüri, akşınlık ve fenilketonüri benzer biyokimyasal aksaklıkların sonucu oldukları halde sonuçta ortaya çıkan hastalıklar bütünüyle farklıdır.

Zeka geriliğine yol açtığı sanılan 28 kadar kalıtsal hastalık bilinmektedir. Bunların dokuzunda yetersiz olan enzim saptanmıştır. Yine kusurlu bir genin yol açtığı bir işeme sistemi hastalığında; hastanın sidiği pekmez gibi kokar. Ayrıca bazı aminoasitlerin çözülmesi sırasında ortaya çıkan aksaklıklar zeka geriliğine ve fiziksel kusurlara yol açar.

Aminoasitlerle ilgili bir başka hastalık da sistinüridir. Bu hastalıkta böbreklerde aminoasitlerden oluşan bazı taş (sistin) lar toplanmaya başlar. Sistinürili hastaların sidiğinde çok miktarda sistin vardır. Yapılan incelemeler hastalığa kusurlu bir genin sebep olduğunu göstermiştir. Böbrek borularının hücrelerindeki bir gen, proteinin birleştirilmesinde rol oynamakta ve bu protein borucuklardan geçen sidikten şistini emmektedir.

İyi bilmen bir başka kalıtsal bozukluk da galaktosemidir. İlk kez bebeklerde ortaya çıkan bu hastalıkta hastalar, kusurlu bir gen nedeniyle, karbonhidrat galaktozu sindiremezler. Karbonhidrat Oaiaktoz süt şekerinin bileşenlerinden biridir. Galaktosemili çocuklar sütle beslenirlerse gelişemezler. Bu çocuklarda sonradan karaciğer genişlemesi, katarakt gibi önemli rahatsızlıklar belirir ve ussal ve bedensel gelişmeleri gecikir. Burada eksik olan enzim, galaktozu glikoza dönüştüren enzimdir.

Enzim yetersizliğine bağlı bir başka grup kalıtsal hastalık da, bir bileşiğin çözülmesinin yapılamadığı hastalıklardır. Bu tip rahatsızlıklarda vücut, yağları eritmez ve yağlar birikir. Gaucher ve NiemannPick hastalıklarında bu tür aksaklıklar görülür.

Gaucher hastalığının bir türünde, dalak ve karaciğer şişer ve uzun kemiklerde kırılmalar olur. Bir başka şeklinde de merkezsel sinir sistemi zedelenir ve bu durumdaki hastalar genellikle bir iki yıldan fazla yaşayamazlar. Her iki şekilde de bir gen enzimi .çeşitli şekillerde etkiler.

Ölümle sonuçlanan bir başka metabolizma bozukluğu da «glikojen birikimi»dir. Bu rahatsızlıkta uzun süren ya da yorucu olan vücut hareketlerinden sonra kaslarda zayıflama ya da katılaşma olur. Kas dokularında bulunan bir enzimin yetersizliği sonucu kaslarda biriken glikojen, glikozu açığa çıkarmaz ve bu yüzden hasta hareket edecek enerjiyi bulamaz. Glikojen birikiminin bir başka şeklinde da kalp büyür. Bu durumdaki hastalar doğdukları zaman normal görünürler, ancak anormallikler büyük bir hızla gelişir ve hastalar bir yıl sonra ölürler. Bu duruma, bazı hücrelerin lizozom adlı genlerinde bulunması gereken bir enzimin eksikliği yol açmakta, ancak bu eksikliğin neden özellikle kalp kaslarına zarar verdiği bilinmemektedir.

Kalıtsal hastalıklar bazı durumlarda tedavi edilebilirler, örneğin galaktosemi ve fenilketonüride enzim eksikliğinin önüne geçilebilir. Fenilketonüri hastalığında, yeni doğan bebeklerin kanındaki yüksek fenilalanin miktarını ölçen testler uygulanabilir. Hastalık bebek sidiğine demir klorür katıldığı zaman sidiğin renk değiştirip değiştirmediğine bakılarak saptanır. Guthrie testinde ise, içinde fenilalanin bulunmayan bakteri kültürlerine bebek kanı katılır. Eğer bakteriler gelişirlerse kandaki fenilalanin miktarının yüksek olduğu ortaya çıkar; çünkü bakteriler ancak çok miktarda fenilalaninle beslendikleri zaman gelişirler.

Peynir, ekmek, yumurta, balık ve süt gibi gıda maddeleri kandaki fenilalanin miktarını fazlalaştırır. Bu durumda, bebeklere bunların yerine sebze, meyve ve fenilalaninin az miktarda bulunduğu özel protein karışımı yiyecekler verilmelidir. Bu tedaviye erken yaşta başlanırsa başarı elde edilir ve çocuğun zekası normal düzeye ulaşır.

Kalıtsal hastalıkları tedavi konusunda ortaya atılan en ilginç görüş, genlere doğrudan doğruya eklemeler ya da çıkarmalar yaparak hastanın genetik yapısını değiştirmektir. Örneğin, bir fenilketonürili hastanın genleri değiştirildikten sonra, bu hasta gerekli enzimi bireştirebilir. Bununla birlikte, bozuk gen yine de bir sonraki kuşağa geçer. Bu yüzden hastanın cinsiyet hücrelerinin de düzeltilmesi gerekir. Gelecekte, kalıtsal hastalıkların tedavi olanaklarının artacağına ve bu gibi kimselerin normal çocuklara sahip olmalarının sağlanacağına inanılmaktadır. Bu arada genler kalıtsal hastalığın daha sonraki kuşaklara geçmesini önleyebilecek bir biçimde değiştirilebileceklerdir

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Kalp ve damar hastalılarına, beslenme hataları, hava kirliliği, sağlıksız yaşam koşulları, şişmanlık ve düzensiz cinsel yaşam neden olur. Elbette nedenler bu kadar kalmıyor. Ancak bu sayılanlar, en başta gelen faktörler.

Beslenme Hataları

Kalbe zarar veren şeylerin devamlı ve fazla miktarlarda kullanılmasıdır. Başlıcaları şunlardır:

Alkol: Kan damarlarının iç tabakasını eriterek, kanın damarlardan dokular arasına sızmasına yolaçar.

Alkoloidler: Başlıcaları çay, kahve, kakao ve sigaradır. Bunlar, kalp ve damarlar üzerinde çok kötü etki yaparak, onları vakitsiz yıpratırlar. Sinir sistemini etkileyerek, kalbin ritmini bozarlar. Ayrıca, kandaki kolesterolün, damarların iç yüzeyine yapışmasına ve damarların daralmasına, dolayısıyla yüksek tansiyona ve damar sertliğine neden olurlar. Sigara, kanı zehirleyerek, kalbin daha fazla çalışmasına ve dolayısıyla yorulmasına yolaçar.

Et ve mamülleri: Özellikle yağlı etler, kolesterol ihtiva ettikleri için zararlıdır. Kandaki üre miktarını artırarak, kalbin yorulmasına neden olurlar.
Beyaz ekmek ve şeker: Bunlar, kanın katılaşmasına ve dolaşımın yavaşlamasına neden olurlar. Dolayısıyla kalbin daha çok zorlanmasına yolaçarlar.
Hava KirliliÄŸi
Teneffüs edilen hava ne kadar kirli ise, kalp o kadar daha fazla çalışır ve yorulur.
Sağlıksız Yaşam Koşulları
Yemek, uyku ve dinlenme saatlerinin düzensiz oluşu, bedenen ve ruhen yıpratıcı yaşam koşulları, kalbin yorulmasına ve vakitsiz yıpranmasına neden olur.
Şişmanlık
Kalbi yoran en önemli faktörlerden biridir. Şişmanlar, genellikle kısa ömürlü olurlar.
Düzensiz Cinsel Yaşam
Cinsel yaşamın düzensizliği, vakitsiz gelen iktidarsızlık, kişiyi ruhsal bunalıma iterek, sinirlerinin yıpranmasına yolaçar. Bu da kalbi yorar ve yıpratır.

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Kafatası travmaları, kafatası içinde bulunan lezyonların beyin üzerine yaptığı etkiden ötürü çok büyük önem taşır. Lezyonlardan bir kısmı doÄŸuÅŸtandır: ansefalosel’de bazı kemik kısımlarının geliÅŸmesindeki duraklamadan ötürü beyin, saçlı deriyi ÅŸiÅŸiren yumuÅŸakça, bazen atımlı bir çıkıntı, bir fıtık halinde görülür; hidrosefali’de, beyin-omurilik sıvısı, beyin sinüsleri ve örümceksizar-altı boÅŸluklar içinde toplanır ve kafatası kolaylıkla geniÅŸleyip gerilebilen, çocukta kafanın ileri derecede büyümesine yolaçar.

Sonradan olma lezyonların çoğunluğu vasıtasız veya vasıtalı (geri tepme) çarpmalardan ileri gelen ezilme ve kafatası kırıklarıdır. Kafatasındaki çok küçük bir çatlak çok ötelere yayılabilir, hattâ kafa kaidesine kadar ulaşabilir. Bu kırık, morartılar, kulak veya burundan kan gelmesi veya beyin-omurilik sıvısının akması ile kendini belli eder.

Kafa kaidesi kırıkları bundan başka kafa sinirlerinin ve çıkma yerlerinin zedelenmesiyle, hattâ hızla ölüme götürebilen bir soğaniliği zedelenmesiyle sonuçlanabilir. Kafatasının bir travması tam anlamıyla bir kırığa sebep olmasa dahi, sert zar ile kemik arasında yerleşen bir kanamaya veya tepkisi ile beynin ana maddesinde bir ezilmeye sebep olabilir.

Bakışımsız kafatası, ya kendiliğinden olur (ana karnında iken uğranılan sıkışmalar, hidrosefali gibi anomaliler, normalden fazla sayıda büyük kemikli olur), veya bazı insan topluluklarında görülen âdetler gereğince kafatasına kasten özel bir şekil vermek amacıyla girişilen zararlı uygulamalardan ileri gelir.

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Kalın bağırsağın yavaş çalışması sonucu seyrek dışkılama. Kabızlık kişiye göre değişir; bir kişi için kabızlık sayılan bir durum bir başkası için normal olabilir. Bir insanın normal olarak günde bir kez dışkılaması gerekirse de iki, üç hatta dört günde bir dışarıya çıkan ve bu durumdan zarar görmeyen sağlıklı insanlar da vardır.

Önemli bir nedeni olmayan sıradan kabızlıklarda baş ve bel ağrıları ve bitkinlik gibi belirtiler görülmez. Ancak otuz beş yaşın üstünde bir kimsede birdenbire kabızlık görülürse ve ayrıca sancı, göden bağırsak kanaması, koyu renkli dışkı ve kilo kaybı da olursa durum ciddiye alınmalı ve gerekli incelemeler yapılmalıdır.
Kabızlığa göden bağırsakla kalın bağırsaktaki bozukluklar, bağırsak çeperinde beliren urlar, metabolizma aksaklıkları ve bazı ruhsal bozukluklar yol açabilir. Vücuda yeterince su ve sıvı alınmaması ya da besin değeri düşük yiyeceklerle beslenmek de kabızlık yaratan etkenlerdir.
Kabızlık göden bağırsakta (özellikle yatalak ve yaşlı hastalarda) çok miktarda dışkı birikmesine sebep olduğundan bazı tehlikeli durumlara yol açabilir. Süreğen kabızlığı önlemek için müshil kullanılması zorunlu hale gelirse de bazı hastaların uzun süre bu tür ilaçları kullanmaktan ötürü kabız olduklarını da unutmamak gerekir. Sağlıklı bir insanın müshil kullanmasına gerek yoktur. Dışkılamanın her sabah gerçekleşmemesi önemli bir sakınca doğurmaz. Dışkılamada zorluk çeken kişilerin biraz jimnastik yapmaları ve meyve yemeleri olumlu sonuçlar verir. Sağlıklı insanlar kabızlıktan şikayet etmezler.
Bağırsakları normal etkinlik gösteremeyen hasta insanlarda kabızlık olağan bir durumdur. Çünkü hasta insanlar normal olarak almaları gereken besinlerin ancak çok küçük bir miktarını yiyebildikleri için, bağırsaklarının normal çalışması beklenmez. Ayrıca kodein içeren ve ağrı ve öksürüğe karşı kullanılan ilaçların çoğu da kabızlık yapar. Bu tür kabızlık ilaç bırakılınca kendiliğinden geçer.

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Tükürük bezlerin yangılanmasına ve büyümesine yol açan ivegen ve bulaşıcı bir virüs hastalığı. Çocuklar ve yeni yetmeler arasında yaygındır. Hastalığı hafif geçiren pek çok kimsede hiç bir belirti görülmez fakat vücutlarında virüse karşı bağışıklık cismi oluştuğu için hayatları boyunca süren bir bağışıklık kazanırlar.

Virüs genellikle tükürük bezini etkilerse de, vücudun diğer organlarına, özellikle erkeklerde erbezlerine ve kadınlarda yumurtalıklara ve merkezsel sinir sistemine yayılabilir. Tükürük bezinin şişmesi yüz biçiminin bozulmasına ve çeşitli ağrılara sebep olur. Hasta konuşurken ya da hapşırırken tükürüğünde bulunan virüs, saçılan tükürük damlalarıyla çevreye yayılır.

Kabakulağın kuluçka devresi oldukça uzundur; virüsün vücuda girmesinden on sekiz ya da yirmi dört gün sonrasına kadar hiçbir belirti görülmeyebilir. Hastalık ateşin yükselmesiyle başlar; ateş 38°C ye kadar çıkabilir. Bazen bu belirtilerden önce baş ve boğaz ağrısı ile boyun kaslarında sertleşme gibi rahatsızlıklar da başgösterir. Tükürük bezleri şişince hastalığın kabakulak olduğu anlaşılır. Kabakulakta en çok etkilenen bezler, kulak altı tükürük bezleridir. Bu bezlerin genişlemesi çeneden boyna doğru yayılan bir şişkinliğe yol açar.

Kimi zaman şişkinlik yüzün yalnız bir yanında başlar, diğer taraf ancak iki üç gün sonra etkilenir. Kabakulak olaylarının yüzde doksan beşinde şişkinlik iki yanda birden görülür ve 2-3 gün sonra her iki bez de şişmiş olur. Hasta özellikle çenesini oynatırken ağrı duyar. Hastalık normal gelişmesini izlerse, ateş 4 gün sonra düşer ve şiş azalır. Şişkinliğin bütünüyle inmesi için 7-10 gün geçmesi gerekir. Hastada bundan sonra tam bir iyileşme görülür.

Bazı kiÅŸilerde ense ve boÄŸazın ÅŸiÅŸmesi gibi hastalığı ağırlaÅŸtırıcı durumlar görülür. Hastalığa ergenlik döneminden sonra tutulan erkeklerin yüzde yirmisinin erbezleri etkilenir. Ancak virüs erbezlerinin yalnız birini etkiler; erbezi dokusunun bütünüyle yok olduÄŸu durumlar çok azdır. Bu nedenle kabakulak virüsünün kısırlığa yol açma olasılığı çok’ zayıftır; cinsel güçsüzlüğe sebep olması ise söz konusu olmaz. KabakulaÄŸa ergenlik döneminden sonra yakalanan kadınların yüzde on beÅŸinde yumurtalıklarda ve memelerde yangılanma olabilir.

Kabakulak virüsü menenjite de yol açabilir. Kabakulağa yakalananların yüzde on ikisi, beyin yangısıyla birlikte gelişen menenjite tutulurlar. Hasta şiddetli baş ağrısı duyar ve çoğunlukla delirium halinde olur. Bu durumlar kulak altı tükürük bezlerinde şişlik görülmemesi halinde de meydana gelebildiği için teşhis güçtür. Kabakulak menenjiti her yaşta görülebilir.

Hastanın virüs bulaştıktan sonra dört haftalık bir karantina devresine girmesi doğru olur. Ancak çocuklar hastalığın ilk haftasında okula gidebilir. Şiş belirmesi halinde hasta yatırılmalı ve en az iki hafta süreyle başkalarıyla ilişkisi kesilmelidir.

Kabakulağa yakalananların katı besinler yemeleri mümkün olmayacağından sulu yiyeceklerden oluşmuş bir perhiz uygulanması gerekir. Şişen tükürük bezleri ve erbezlerine gliserinli güzelavrat otu sürülebilir. Bu bölgelerin ılık suyla yıkanması da ağrıyı azaltır. Çocuklarda görülen kabakulak hafif geçtiğinden bu hastalığın önüne geçilmesi konusuna günümüzde pek önem verilmemektedir. Oysa kabakulağın ağır seyrettiği durumlar ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle hastalık etkili bir şekilde denetlenmelidir.

Hastalık, ilk belirtilerin görülmesinden altı gün öncesiyle sekiz gün sonrasına kadar bulaşıcıdır. Aşılanmamış kişilerin bulunması halinde alınacak en etkili tedbir hastanın hastalığın bulaşıcı döneminde başkalarıyla ilişkisinin kesilmesidir.

Virüs bulaşmış kimselere normal insandan alman immünoglobülin (bir grup bağışıklık cismi içeren protein) aşılanması hastalığın gelişmesini engellemez. Öte yandan iyileşmekte olan hastaların serumundan alman gammaglobülin (bir tür immünoglobülin), özellikle hastayla temasta olduğundan erbezleri yangılanabilecek erkekler için etkili bir koruma tedbiridir. Bununla birlikte bu tür bağışıklık, hastalığı ancak geçici olarak önleyebilir ve hastalık daha tehlikeli olabileceği bir yaşa kadar erteleneceği için sakıncalı sayılır. Bir yaşındaki çocuklara kabakulak aşısı ya tek başına ya da kızamık ve kızamıkçığa karşı da bağışıklık kazandıran üçlü bir aşı şeklinde yapılır. Yan etkileri, olmayan bu üçlü aşının yüzde doksan beş oranında koruyucu olduğu kabul edilmektedir

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

Bütün hayvanların vücutlarının, uyuma, vücut ısısı, üreme zamanı gibi periyodik fonksiyonlarını kontrol eden biyolojik bir iç saatleri vardır. Bu iç saatlerin çoğu, kendi fonksiyonları için kendi zaman dilimlerinde çalışır, ancak ışık ve sıcaklık gibi dış etkenlerden de etkilenir.
EÄŸer İstanbul’dan Newyork’a uçarsanız, sizin vücut saatiniz hala İstanbul’a ayarlıdır. ÖrneÄŸin İstanbul’dan saat 12:00′de havalanır, 8 saatlik bir uçuÅŸtan sonra Newyork’a varırsanız, vücut saatiniz 20:00′dedir ama Newyork saat 13:00′ü yaÅŸamaktadır. Vücudunuzun saati ortama göre 7 saat ileridedir. Karnınız acıkacak, biraz sonra uykunuz gelecektir ama, akÅŸam olmasına bile daha 7-8 saat vardır,
İşte bu olaya jet-lag denilir. ‘Lag’in İngilizce’de anlamı geri kalma, gecikmedir. Bu durumda uçuÅŸtan sonra insanda yorgunluk duyulmakta, özellikle okuma, araba kullanma ve iÅŸ görüşmeleri gibi konularda motivasyon ve konsantrasyon eksikliÄŸi görülmektedir.
Dünya dönüşünü 24 saatte tamamladığından, dünya yüzeyi kuzeyden güneye her biri l saatlik 24 zaman bölgesine bölünmüştür. ÖrneÄŸin İstanbul ile Newyork arasında 7 zaman bölgesi vardır ve aynı anda İstanbul’da saat 14:00 iken, Newyork’ta sabah 07:00′dir.
NASA’ya göre insan vücudunun biyolojik saatinin her bir zaman bölgesine, yani bir saatlik bir zaman deÄŸiÅŸimine alışması bir gün almaktadır. Bu durumda İstanbul’dan New York’a gidince vücut kendini ancak 7 gün sonra adapte edebilmektedir. Jet-lag olayı uçma mesafesine deÄŸil, kaç zaman bölgesinden geçtiÄŸinize baÄŸlıdır. Aynı mesafe, aynı zaman bölgesinde kuzey-güney mesafesinde gidilince jet-lag olayı görülmemektedir.
Jet-lag olayının doğuya doğru mu, yoksa batıya doğru mu seyahatte daha çok görüldüğü tartışma konusudur. Şüphesiz bu insanların çoğunluğunun yapısına ve yaşam düzeyine bağlıdır. Yapılan anketler sonucunda, çoğunluğun doğuya doğru yapılan uçuşlarda daha çok rahatsız olduğu, insanın vücut saatini hızlandırmada, yavaşlatmaya göre daha fazla zorlandığı görülmektedir.
Küçük çocukların pek etkilenmediÄŸi jet-lag olayından en çok etkilenenler ise günlük yaÅŸantısı düzenli ve rutin iÅŸler yaparak yaÅŸayanlardır. Uçaktaki havanın kuru olması, seyahat süresince hareketin kısıtlı olması, içki içilmesi, yeterli sıvı içecek alınamaması, farklı iklimde farklı yemekler, insanlarda jet-lag’a karşı direnç kırıcı diÄŸer etkenlerdir

admin

Yorum yap

4
Haz
2008

C vitamini (askorbik asit) ekşikliğinin yol açtığı bir hastalık. C vitamini, bağ dokusunun yapımı için gereklidir. Bu vitaminin yetersizliğinde, vücudun bağ dokusunu yenileyememesi sonucu ortaya çıkan iskorbütün, yetişkinlerde dişetlerinin kanayıp şişmesi, dişlerin dökülmesi, bacakların güçsüzleşmesi, sırt ve butların kıllanması, saçların kıvırcıklaşması ve deri altı kanamaları gibi belirtileri vardır.

Ayrıca kapanmış yaralar duyarlık kazanır ve yeni yaralar güç iyileşir. İskorbüt çocuklarda, bacakların şişmesine ve ağrımasına yol açar. Dişetlerinin şişip, kızararak kanadığı ve deride zedelenmeler görüldüğü de olur. Kalp, akciğer, bağırsak, sidik torbası çeperlerinde ve kemiklerde kanama olabilir.

Yüzlerce yıldır bilinen bir hastalık olan iskorbütün, nedenlerinin kesin açıklaması ancak XX. yüzyılda, C vitamininin tanımlanmasından sonra yapılabilmiştir. Günümüzde gelişmiş ülkelerde çok ender olarak görülmesine karşılık, bütünüyle ortadan kalkmış da sayılmaz.

İskorbüt, yeterince taze sebze ve meyve yemeyen yaşlılarda ve bazen de anne sütüyle beslenmediği gibi vitamin de almayan bebeklerde ortaya çıkar. Emzirilen bebeklerde, annede C vitamini eksikliği olmadığı sürece, hemen hemen hiç görülmez. Teşhis, hastanın dış görünüşüne bakılarak konursa da, C vitaminini yeterince almayan kişilerin İskorbüt olacaklarını önceden tahmin etmek güç değildir. Böyle bir kuşku başgösterdiğinde yapılan tahlillerle, sidikte ya da akyuvarlardaki C vitamini yetersizliği açığa çıkarılabilir.

İskorbüt, portakal ya da domates suyu içerek, günde 100-500 mg. askorbik asit alarak tedavi edilir. Dişeti yaraları 2-3 gün, derideki kanamalar 3 hafta içinde kaybolurlar

admin

Yorum yap

Araba Resimleri Fenerbahce Resimleri Resimler Guzel Resimler turk car spor haberleri sarki sozleri