Wordpress Themes

‘Genel ve Güncel’ kategorisi için arÅŸiv

4
Haz
2008

Bir organla vücut yüzeyi veya iki organ arasındaki anormal kanallar. Karın boşluğu fistülü dendiğinde, bu kesimde bulunan mide gibi herhangi bir organla, vücut yüzeyi arasındaki kanallar anlaşılır. Ayrıca iki organ arasında, bulunmaması gereken bir kanal oluşmuşsa, örneğin bağırsaklarla sidik torbası bu şekilde birleşmişse yine fistülden söz edilir.

Fistüller vücudun hemen hemen her yerinde va çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilirler. Bazen dölyatağı içindeki gelişme aksaklıkları nedeniyle çocuk fistüllü olarak doğar; örneğin kalkanbezini yüzeye bağlayan fistül, bu tür bir aksaklığın sonucudur.

Zor bir doğumdan sonra, annenin bağırsakları ve sidik torbası arasında oluşan kanal ise, zorlama sonucu ortaya çıkmıştır. Bağırsakların bitiminde yangılanma olduğunda, yangı keseciği bir yandan bağırsağa, bir yandan da sidik torbasına açılarak fistüle dönüşebilir. Veremden veya bakterilerden ileri gelen ivegen bir yangının yol açtığı anüs fistülü en çok görülen fistül türüdür. Tükürük bezleri hastalıkları da bir fistül nedeni olabilirler. Hastalık sırasında kanallardan biri tıkandığından, yanakta bir fistül açılır ve tükürük ağız yerine yanağa akar. Kan damarlarındaki yaraların tedavisi sırasında atar ve toplardamarlar arasında fistüller oluşabilir.

Fistüllerin kapatılması için yapılan tedaviler genellikle uzun sürer. Tükürük bezlerindeki, bağırsaklardaki ve siyekteki fistüller ameliyatla yok edilebilirler. Derideki fistüller ise pansumanla iyileştirilir. Anüs fistülünün tedavisi çok uzun sürer.

Vücuttaki bir sıvıyı normal kanalına yöneltmek için yapay fistüller de meydana getirebilir. Örneğin Mann-Bollmann fistülü onikiparmak bağırsağından ince bağırsağın son bölümüne bir doku değişikliği yapılarak açılır. Bu fistül hayvanlarda açılınca ülsere yol açar. Eck fistülü ise kapı toplardamarları ile alt ana toplardamar arasında açılır, bu damarın tıkanması halinde kanın vücudun aşağı bölümlerinden karaciğer ve kapı toplardamarı yoluyla dönmesini sağlar. Thery-vella fistülü bir yandan bağırsak kanalına, bir yandan dışa açılan bir bağırsak fistülüdür.

Atar ve toplardamarlar arasındaki fistüller silikon tüpleri kullanarak veya deri altında cerrahi girişimle ağızlaştırmalar yapılarak gerçekleştirilir. Bu fistüller çoğunlukla yapay böbrek takılabilmesi için kan dolaşımında açılırsa da, kan nakli ve karaciğer bozukluklarında da bunlara başvurulabilir.

Anüs Fistülü: En çok görülen fistül türüdür. Bağırsağın alt bölümünde, bir hastalık ya da yara nedeniyle oluşur. Anüs fistülü, bağırsağın alt bölümünün çeperi ile vücut yüzeyi arasında meydana gelir. Bu fistülü oluşturan nedenlerin başında, bağırsak çeperinin yangılanması gelir. Yangılanma sonucu ortaya çıkan irinli keseden, irin fistül aracılığıyla derinin altına ve üstüne yayılır. Anüs fistülü ancak ameliyatla tedavi edilir. Ameliyattan sonra yaranın kapanması çok uzun zaman alır.

Dışkı Fistülü: Bağırsağı, vücut yüzeyine ya da karın boşluğundaki organlara bağlıyan fistüldür. Dışkının anüse ulaşmasını sağlayan bağırsağın herhangi bir nedenle tıkanması sonucu biriken dışkı, bağırsak çeperini patlatarak vücut boşluğuna yayılır. Vücut boşluğunda, dışkı, fistüller aracılığıyla herhangi bir organa boşalır ya da vücut yüzeyine çıkar. Bu tür fistüllerin oluşmasının nedeni bağırsakta yangılanmaya yol açan apandisit, bağırsak veremi gibi hastalıklardır. Nedeni ne olursa olsun, fistülü tedavi etmek için, bağırsağın tıkanmasını önleyecek cerrahi girişim zorunludur

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Lif dokusunun aşırı miktarda veya gereksiz bölgelerde artması. Lif dokusunun ana maddesi olan kollagen güçlü ve sert bir proteindir. Bu yapı biçimi, yüksek gerilime karşı dayanıklı olması gereken kiriş gibi organlar için elverişli olmakla birlikte, kalp çeperi gibi esneklik isteyen kesimler için uygun değildir.

Birçok yaşlılık hastalığı, dokuların esnekliklerim kaybetmesiyle ortaya çıkar. Örneğin, damar sertliği önemli bir fibrozdur. Sertleşen damarlar kan akımını ayarlayamadıklarından, dokular gerektiği gibi beslenemezler. Bunun sonucu kalpte ve vücudun diğer bölümlerinde enfarktüs olabilir. Fibrozdan en çok etkilenen organlardan biri de beyindir. Fibroz beyindeki bellek merkezini yıpratır ve zihinsel etkinliği azaltır.

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Bağ dokusundan meydana gelmiş tehlikesiz bir ur. Sert ve yumuşak fibroma olmak üzere iki türü vardır. Sert fibroma birbirlerine iyice pekişmiş tellerden oluşan tıkız ve kalın bir bağ dokusundan meydana gelmiştir. Tellerin ortasında oraya buraya serpiştirilmiş uzun ve iğ şeklinde çekirdekler yer alır; sert fibroma iyice sınırlanmış bir kütle halindedir. Hacmi genellikle sınırlıdır. Dayanıklılığı oldukça fazladır. Bisturi ile kesilirken belli bir dirençle karşılaşılır.

Yumuşak fibroma gözeli dokudan meydana gelir; yuvarlak ya da polip biçimlidir. Rengi beyazdır. Hacmi genellikle büyük boyutlara ulaşabilir. Dayanıklılığı oldukça azdır.

Gerek sert, gerekse yumuşak fibroma genellikle vücutta ağrı yapmaz. Bununla birlikte yukarıda belirtilen fibromalara tek başlarına çok seyrek rastlanır. Çünkü çoğu kez fibromalı doku, başka urlu dokularla birleşerek karışık urlar meydana getirir. Bunlardan en önemlileri, fibromiyom, fibromiksom, fibrolipon, fibroadenom ve fibrosarkomdur. Bunlardan ilk dördü tehlikesiz, sonuncusu ise tehlikeli bir urdur. Bu urlarda fibromlu bileşimden başka sırası ile miyom, miksom, lipom, adenom ve sarkom vardır. Bunların en yaygını fibromiyomdur. Gerek saf halde, gerekse karışık urlarla birleşmiş halde fibromlar daha çok dölyatağı, mide, bağırsak, beyin ve deri gibi organlarda yerleşirler.

Fibrosarkom dışındaki tehlikesiz urlar çok yavaş bir gelişme gösterirler. Tehlikeli urlarda görülen ağır genel yozlaşma haline yol açmazlar. Bununla birlikte saf ve bileşik fibromalar yerleştikleri bazı organlarda birtakım önemli yerel rahatsızlıklara sebep olabilirler. Örneğin dölyatağı fibromiyomunda sık sık tekrarlayan oldukça şiddetli kanamalar görülür. Bu kanamalar kısırlığa ya da düşüklere yol açabilirler. Bağırsak çeperleri fibromasında ise bağırsak borusunda daralmalar görülür.
Tedavi genellikle cerrahi girişimlere dayanır. Bu girişimlerle ur kütlesinin tümü ile ve geriye hiç bir ur doku bırakmadan alınması gerekir; geride bırakılacak ur parçaları, urun yeniden çoğalmasına yol açabilirler

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Difteri (kuÅŸpalazı) nin belirtileri ve öldürücü etkileri tıp tarihinin en eski günlerinden beri bilinmektedir. Hippokrates yazılarında difteriyi açık bir biçimde tanımlamıştır. XVI. yüzyıla kadar batı Avrupa’da belli baÅŸlı ölüm nedenlerinden biri olan difteri hastalığı, Avrupa’dan yapılan göçlerle Amerika’ya da sıçramıştır. Hastalığa difteri adını 1826′da Fransız hekimi Bretonneau vermiÅŸtir.

Difteri konusunda yapılan çalışmaların ve hastalığın etkisiz kılınmasının tarihçesi, gerçekte bağışıklık biliminin tarihçesidir. Bakteriyoloji bilimi geçen yüzyılın sonunda geliÅŸmesini tamamlamış, uzmanlar bulaşıcı bir hastalığa tutulmuÅŸ olanların dokularında mikroorganizmalar aramaya baÅŸlamışlardır. Alman hekimi Edwin Klebs 1883′te difteri mikrobunu mikroskopla görmüş, bir yıl sonra bakteriyolog Loeffler, 22 difteri hastasının 13′ünün boÄŸazından difteri basili elde etmeyi baÅŸarmıştır. Bu nedenle difteri mikrobuna uzun yıllar KlebsLoeffler basili denilmiÅŸtir.

DOLAYLI SALDIRI

İlk araÅŸtırıcılar difteri organizmasının insan dokularına kendiliÄŸinden dolaysız olarak saldırmadığını bilmiyorlardı. ÇoÄŸunlukla boÄŸazda mukoza zarına yerleÅŸip orada çoÄŸalan mikrop, kan dolaşımıyla vücuda yayılan etkili bir kimyasal zehir üretir, iÅŸte bu zehir özellikle sinir ve kalp hücrelerine yerleÅŸerek, düzelmesi olanaksız zararlar meydana getirir. Dokularda yaygın olduÄŸu halde, mikrobun sadece boÄŸazdan elde edilmesi karşısında, Klebs ve Loeffler bu olasılığı düşünmüşlerdir. Bir kaç yıl sonra, Paris’teki Pasteur Enstitüsünde çalışan Roux ile Yersin adındaki Fransız uzmanları toksin kuramını ortaya atmışlardır. Bu kuram, kalp ve sinir dokularının yıkımındaki ana öğeyi belirlediÄŸinden, zamanla hastalığın yenilmesi saÄŸlanmıştır.

Bu temel buluÅŸlardan sonra üç yolda geliÅŸme saÄŸlanmıştır, ilk olarak, Alman bakteriyologu Emil Von Behring, laboratuvarda üretilen difteri mikrobundan alınan zehirin, difteriye eÄŸilimi olmayan hayvanlara aşılanması halinde, dokuların antitoksin üretmek gibi bir tepki gösterdiÄŸini ve hayvanın bu hastalıktan etkilenmeyerek saÄŸlıklı kaldığını ileri sürmüştür. Bu hayvandan elde edilecek antitoksinle dolu bir serumun, insanlara uygulanarak dolaşımdaki zehire karşı kullanılabileceÄŸini savunmuÅŸtur. Behring’in önerdiÄŸi bu tedaviye baÅŸvurulmasa da insan vücudu yine antitoksin üretecektir ama, bu üretime kadar geçecek süre içinde büyük zararlar meydana gelecektir. Behring’in yöntemi, hastalığın, hemen tanımlanması koÅŸuluyla, derhal koruyucu bir görevi yerine getirmektedir.

İLK BÜYÜK BAŞARI

Roux ve Yersin antitoksin üreticisi olarak bir at seçmiÅŸler ve difteriye karşı açılan savaşı sürdürerek, 1894 Paris salgını sırasında Behring antitoksinini büyük çapta kullanmışlardır. Böylece ölüm oranı yüzde elli ikiden, yüzde yirmi beÅŸe düşmüştür. Roux’nun 1894′teki bu klasik uygulamasından bugüne dek, difteri tedavisinin ana çizgileri hiç deÄŸiÅŸmemiÅŸtir.

Antitoksinin kullanılması, büyük bir buluş olduğu halde, uygulama sınırlıdır. Her şey teşhisteki hıza dayanır. Antitoksin, sadece boğazdaki mikrop kolonisinde kalp ve sinir dokularına doğru yol alırken toksini etkisiz kılar. Bu dokulardaki hücrelere yerleştikten sonra toksin antitoksinden etkilenmez. Difterinin teşhisi her zaman kolay olmaz; bu nedenle en ufak bir şüphede bile hemen difteri tedavisi uygulanır, antitoksin verilir. Antitoksinin bir başka sakıncası da, atlardan elde edilen serumun insan dokuları tarafından çabucak yok edilmesidir.

Bu sakıncalar karşısında difteriden korunmak için ikinci bir yol denenmiştir. Hastalıktan korunmanın en iyi yolunun, hastalığa yakalanmadan önce, insan dokularının antitoksin üretimini sağlayacak tehlikesiz bir yöntemin bulunması olabileceği düşünülmüştür. Vücuda toksin verilince, vücutta kendiliğinden antitoksin oluşacaktı; ama bu toksinin vücuda mikroplar tarafından oluşturulan toksinin verdiği zararın aynını vermesi söz konusu olabilirdi. Behring, Theobald Smith adında Amerikalı bir patoloji uzmanı ile birlikte çalışırken dengelenmiş oranlarda toksin ve antitoksin karışımını vücuda vermeyi denedi. Böylece antitoksin toksini etkisiz duruma getirirken, insan vücudundaki çok duyarlı protein dokuları, toksinden etkilenerek antitoksin üretimini sağlıyorlardı. Bir başka türün oluşturduğu antitoksinlerin verilmesiyle elde edilen bağışıklığın çok kısa süreli olmasına karşılık, insan vücudu tarafından üretilen antitoksinler gerektikçe yenilenerek sürekli bir bağışıklık kazandırıyordu.

Bu görüş doÄŸrulanınca, difteriye karşı bağışıklık saÄŸlamak için toksinle antitoksin karışımı uzun yıllar kullanıldı. 1914′te New York SaÄŸlık Hizmetleri BaÅŸkanı William Park difteriye karşı bu karışımı geniÅŸ ölçüde kullanma olanağını buldu ve aynı yıl 10000′den fazla çocukla yetiÅŸkine aşı yapıldı.

Bu arada baÅŸka bilim adamları difteri toksiniyle baÅŸ edecek yeni yöntemler araÅŸtırıyorlardı. Toksin antitoksin karışımlarının yapımı pahalı ve oldukça zordu. 1904′te Loewenstein, toksini hafif bir dezenfektan olan formalinle karıştırarak, tehlikesizce vücuda verilebilen ve sürekli bağışıklık kazandıran bir çeÅŸit tetanos toksini elde etti. 1924′te Glenny, formalinle temizlenmiÅŸ toprak kaplarda saklanan toksinin, kobay farelere bağışıklık kazandırdığını bir rastlantı sonucu saptayınca bu yöntem difteriye karşı kullanılmaya baÅŸlandı Bu buluÅŸ ÅŸimdi «toksoit» diye adlandırılan toksinformalin aşısının geniÅŸ ölçüde kullanımına yol açtı. 1924 yılında Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde toksinantitoksin karışımının yerini toksoit aldı. Günümüzde de bu tür silahsızlandırılmış toksin, difteriye karşı etkili bir bağışıklık saÄŸlamak amacıyla yaygın bir ÅŸekilde uygulanmaktadır.

Behring’in araÅŸtırısından doÄŸan üçüncü yöntem Macar asıllı Amerikalı çocuk hastalıkları uzmanı Bela Schick tarafından geliÅŸtirildi. Schick insanın difteriye tutulma olasılığını belirleme yolunda bir yöntem geliÅŸtirmiÅŸtir. Buna göre difteri organizmasının, bazen insanlara farkına varılmaksızın bulaÅŸabileceÄŸi kabul edilir. Bu insanları aşılamak gerekli deÄŸildir, hatta zaten bağışıklık kazanmış bir yetiÅŸkini aşılamak alerjik tepkilere de yol açabilir. Bu nedenle Schick dirseÄŸin altındaki deriye sulandırılmış toksinden çok az bir miktarın iÄŸneyle verilmesi tekniÄŸini geliÅŸtirmiÅŸtir. Bu kimse zaten bağışıklığa sahipse, iÄŸneyle verilen toksin, kanda dolaÅŸan antitoksin tarafından hemen etkisiz kılınır ve baÅŸka hiç bir tepki olmaz. Ama eÄŸer kanda antitoksin yoksa, bu kimse bağışıklık kazanmamışsa, iÄŸne yapılan yerde kırmızı bir leke ortaya çıkar.

HASTALIĞIN İÇ YÜZÜ

Mikroskopla bakılınca, difteri mikrobunun hemen farkına varılır. Bir milimetrenin binde biri boyunda, hafifçe eğik olan çubuk biçimindeki mikrop üstünde çapraz çizgili bir görünümde olur. İnceleme yapmak için örnekler, boğazdaki hücrelerden alınır. Mikroplarla hemen yapılacak incelemelerden başka, difteri mikrobunun alt sınıflarını saptayabilmek için özel bir ortamda üretmek de gerekir.

Bu üretim sonunda başlıca 3 tip saptanabilir. Bunlar gri bir rozet biçimindeki gravis grubu, ortası siyah çevresi gri intermedius grubu ve bütünüyle kara, dışbükey ve parlak olan mitis grubudur. Her üç tür de tehlikeli bir zehir salar. Gravis ve intermedius grupları hastalığın en ağır biçimine yol açar. Mitis türü ise gırtlağın alt bölümünde bulunan kalın zara yerleşir ve çok kez hastanın solunumunu engeller; bu durumda nefes borusunda bir delik açılması gerekir.

Hastalık bir hastadan ya da bir taşıyıcıdan alınan mikropla bulaşır. Taşıyıcılar hastalığa yakalanmadan mikrobu burunlarında ya da boğazlarında taşırlar. Bunlar çoğu zaman difteri geçirerek bağışıklık kazanmışlardır. Bu nedenle difteri geçirip iyileşen hastaların burun ve boğazlarında mikrop kalmadığını saptamak için bakteriyolojik denetim yapılır. Ancak taşıyıcıların çoğu, daha önce hastanelerde yatmış hastalar olmadığından, tek gerçek çözüm yaygın aşılamaya başvurmaktır.

Günümüzde difteri olaylarının çoğu bir hastadan çok, sağlam bir taşıyıcıyla temas sonucu olur. Bu nedenle aşılanma evrensel bir yaygınlığa kavuşuncaya dek, ufak çapta salgınları önlemek olanaksızdır. Bir toplulukta aşılanma oranının yüzde yetmiş beşin altına düşmesi halinde, salgınların daha da artma tehlikesinin baş göstereceği hesaplanmıştır. Ayrıca aşının tamamlanmaması halinde yeni taşıyıcılar oluşturulur. Gerçekten de bu durumda taşıyıcı, mikrobun kendi dokularına saldırmasını önleyecek kadar bağışıklık kazanır, ama bu bağışıklık mikrobun yerleşip kalmasını önleyemez. Bulaşımın bir diğer kaynağı da tozdur. Difteri hastalarının bulunduğu bölgedeki toz parçacıklarında hastalık mikrobunun beş hafta kadar yaşadığı saptanmıştır.

İki ya da üç günlük bir kuluçka süresinden sonra hastalığın ilk belirtileri ortayc çıkar. Geçmişe göre günümüzde difteriye yakalanan yetişkinlerin sayısında artış görülmekle birlikte, yine de genellikle difteriye çocuklar tutulur.

BOÄžAZ YOLUNU KAPATMAK

Difterinin en kolay bulaştığı yerler boğazda, bademciklerin üstünde ya da damağın ardındaki kemerlerdir. Boğazdaki herhangi bir belirtiden önce, çocuğun dalgın, solgun ve isteksiz durduğu görülür. Bir kaç saat içinde, bademciklerin üzerinde beyaz ya da krem renginde noktacıklar göze çarpar. Noktacıklar hızla birleşerek, bademciklerin üstünde bir kat oluştururlar. Bu arada, krem rengi, ilkin sarıya, bir gün içinde de kahverengi ya da siyaha dönüşür.

Bademcikten spatülle bir parça zar kazınırsa altta kanayan bir nokta görülür. Teşhiste ve hastalığın gelişiminde en güvenilir kaynak bademciklerin durumunun saptanmasıdır. Hafif durumlarda bir tek bademcik zarla kaplanmıştır. Biraz daha ağır bir durumda, zar her iki bademciği kaplar, damak kemerlerine kadar uzanır. Ağır durumlarda bademcikler, damak ve kemerler hepbirden zarla örtülü olup, tehlikeli yapısal bozukluklar belirir. Bu tip tehlikeli difterinin etkeni genellikle gravis türü mikroptur. Mitis türünün oluşturduğu gırtlak difterisi genellikle beş yaşından küçük çocuklarda görülür. Bu durumda solunum zorluğu en yüksek noktaya ulaşır. önce solgun olan çocuk, sonradan mosmor kesilir ve kabaran zar en sonunda soluk borusunu tıkar. Solunum zorluğunun etkileri toksinin etkilerinden çok daha önemli olup, bu durumlarda nefes borusuna delik açmak (trakeotomi) çözüm yoludur.

Teşhiste ivedilik ve bol antitoksin vermek tedavide başarıyı sağlar. Zehir, kalp ve beyin dokularına yerleşmişse, antitoksin yalnız daha fazla yıkımı Önleyebilir. Hastalığın çabuk anlaşılarak antitoksinin erken verilmesi iyileşmeyi kesinleştirir.

Difteri toksini her tür sinir dokusuna saldırarak bunları yok eder. Kasları denetleyen sinirleri etkilerse, hasta geçici ya da sürekli olarak felç olur. Zehirin en yaygın etkilerinden biri de yutak felci ile birlikte görülen yumuşak damak felcidir. Bu durum, mide sıvılarının burundan akmasına ve yutkunmada zorluğa yol açan çok sıkıntı verici bir gelişimdir; ayrıca yiyeceklerin akciğerlere geçmesi gibi büyük bir tehlike belirebilir. Gözlerin devinimini denetleyen kaslar etkilenirse şaşılık ve çift görme ortaya çıkar.

Çoğu kez bacaklara felç gelir, hasta yardımla yürür. Özellikle tehlikeli bir durum da diyaframda ve kaburga kaslarında görülen inmedir; bu durumda solunum aygıtlarının kullanılması gerekir. Bu arada kalp kasları da etkilenmişse durum çok ağırlaşır. Hasta iyileşecek olursa, yukardaki felçler tümüyle değilse de kısmen geçer.

ETKİLENEN BAŞKA YERLER

Difteri basili genellikle boğazdaki dokuları etkilemekle birlikte vücudun başka yerlerini etkilediği de olur. Örneğin çevrede mikrop varsa, herhangi bir çizik ya da sıyrıktan deri difterisi doğabilir. Deride mikrobun yerleştiğini gösteren bir egzama lekesi gelişir. Kalp ya da sinir dokularında zehirlenme belirtileri, deri difterisi kanısını güçlendirir. Hastalığın bu türü, insanların daha çok bir arada bulundukları savaş zamanlarında görülür.

Bazen gözün sümüksel zarında ya da bağırsak çeperinde de, difteri zarı gelişebilir; ancak bu durum hastadaki bulaşım noktasının gerçekte başka bir yerde olduğunu gösterir. Tedavide başlıca hedef zehirdir. Antibiyotikler ancak yardımcı bir rol oynarlar. Penisilinin başlıca faydası, hastalığın en ağır döneminde mikrobu yok ederek toksinin daha da yayılmasını önlemek ve iyileşme döneminde taşıyıcılığın ortaya çıkmamasını sağlamaktır. Difterinin denetim altına alınması XIX. yüzyıl sonlarında bakteriyoloji ve bağışıklık alanlarında sağlanan gelişmelerin başlıca amaçlarından biri olmuştur, önce antitoksinin, sonra da toksoitin yaygın olarak kullanımıyla sağlanan sonuçlar salgın dönemlerinde aşılanmanın sağladığı yararı ortaya koymuştur

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Vagotonik sistemi bozuk olanlarla kadınlarda deniz yolculuğu sırasında, özellikle deniz dalgalı ve çalkantılı olduğu zaman ortaya çıkan rahatsızlık. Oldukça yaygın olan bu rahatsızlık süt çocuklarında görülmez, yaşlılarda ise az görülür; fakat büyük fırtınalar sırasında denizcileri bile etkileyebilir.

Başlıca belirtileri, halsizlik, keyifsizlik, baş dönmesi, solukluk, soğuk ter dökme, baş ağrısı, endişe duygusu, mide bulantısı ve kusmadır. Kusmanın önüne geçilmez; az veya çok aralıklarla tekrarlar. Bu rahatsızlıkların sonucunda nabız zayıflar ve atışı yoğunlaşır, kan basıncı azalır; bazen kan basıncı yükselebilir de.

Bu hastalığın nedeni tamamen açıklanmış değildir. İleri sürülen görüşler arasında en geçerlisi, deniz tutmasının nedenini, geminin sallanmasıyla iç kulağın aşırı etkilenmesine bağlamaktadır; sağırların ve iç kulağı az etkilenenlerin deniz tutması ile karşılaşmamaları ve iç kulağın yapay olarak etkilenmesiyle, deniz tutmasına benzer rahatsızlıkların oluşması bu varsayımı doğrulamaktadır. Nörovejetatif sistemin de deniz tutmasını etkilediği sanılmaktadır. Tedavi için, antihistaminik ilaçlar kullanılır.

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Apandisit körbağırsak takısının yangılanmasıdır. ivegen apandisit ve süreğen apandisit olmak üzere iki türü vardır.

İVEGEN APANDİSİT

Karnın sağ alt kesiminde bulunan, eldiven parmağına benzeyen körbağırsak takısının had yangılanmasıdır. Daha çok 1830 yaş arasındaki erkeklerin yakalanmasına rağmen, ivegen apandisit her yaşta ve iki cinste de görülen bir hastalıktır. Apandisitin günümüzde oranının artmış olması hastalığın yaygınlaşmasının değil, modern teşhis olanaklarının ve özellikle eskiden teşhis edilemeyip, ancak patladıktan ve karın iç zarı yangısı (peritonit) sonucu hasta öldükten sonra farkedilen apandisit olaylarının modern röntgen yöntemleriyle kolayca teşhis edilebilmesinin sonucudur.

Körbağırsak takısı yangılanmasının nedeni, hastalık yapıcı mikropların bu takının çeperine yerleşmesidir. Streptokoklar, diplokoklar, koli basilleri, anaerob mikroplar apandisit nedeni olabilirler. Körbağırsak takısı duvarlarına tifo basilinin (Eberth basili) yerleşmesi sonucu ortaya çıkan bir tifo enfeksiyonu olan körbağırsak takısı tifosunu da belirtmek yerinde olur. Körbağırsak takısı tifosu, evvelce apandisiti olan bir kişide meydana gelen tifo hastalığı ya da körbağırsak takısı yakınındaki bir tifo ülserinin hastalık sırasında delinmesiyle ortaya çıkan durumla karıştırılmamalıdır.

Körbağırsak takısının duvarına girerek yangılanmasına neden olan bu mikropların çoğu, bağırsak içinden gelirler. Bunlar, bağırsak içinde normal koşullar altında zararsız olarak yaşayan, ancak uygun koşullar bulunca hastalık yapıcı etki kazanıp, körbağırsak takısı duvarı içine girerek yangılanma meydana getiren mikroplardır. Bazı hekimler apandisit yapan mikropların doğruca bağırsak içinden değil, vücudun herhangi bir yerindeki yangılanma merkezinden kalkarak kan yoluyla körbağırsak takısına geldiklerini ileri sürerler. Bu yangılanma merkezleri çürük dişler, apse, çıban gibi deri yangılanmaları, bademcik yangılanmaları olabilir. Apandisiti tifo, grip gibi genel bulaşıcı hastalıkların belirli bir yerde yoğunlaşması olarak değerlendirenler de vardır. Bu görüşlerin hepsinin gerçek bir yanı vardır; çünkü bütün mikropların geliş ve yerleşiş yeri aynı değildir.

Bu mikropların körbağırsak takısı duvarına yerleşmesini ve apandisitin ortaya çıkmasını kolaylaştıran etkenlerin başında, körbağırsak takısı duvarının girintili ve çıkıntılı özel yapısı gelir. Bu girintilerin herhangi birinde körbağırsak takısı mukozasının (sümüksü zar) salgıları, hatta dışkı artıkları kolayca birikerek hastalık yapıcı etkisi olmayan mikropların orada çoğalıp, hastalık yapıcı etki kazanmalarını sağlarlar. Bu şekilde körbağırsak takısı mukozasının herhangi bir girintisinde oluşan yangılanma merkezinden gelen yayılmayla bütün körbağırsak takısı yangılanır, yani apandisit oluşur.

Kabızlık sonucu dışkı çıkışının durması, çeÅŸitli yabancı cisimlerin (dışkı taşı, bağırsak asalakları, meyve çekirdekleri) körbağırsak takısı kanalını tıkamaları, bu kanal içinde, salgı, dışkı ve mukus (sümüksü zar salgısı) birikmesine sebep olarak mikropların çoÄŸalmasına ve hastalık yapıcı etki kazanmalarına uygun bir ortam oluÅŸtururlar. Bu uygun ortamda sayıları artan ve hastalık yapıcı etki kazanan mikroplar, körbağırsak takısı iç duvarına yerleÅŸip, yangılanma meydana getirmek için uygun zamanı beklerler. Ricker’in damar-sinir kuramına göre, en uygun zaman körbağırsak takısı duvarını besleyen damardaki nörovejetatif bozukluklardır; bu durumda, körbağırsak takısı duvarının deÄŸiÅŸik büyüklükteki bir kısmı az beslenir ve sonunda mikrop yerleÅŸmesine dayanıksız hale gelir.

Beslenme bozukluğu, o damarın kasılmasıyla ortaya çıkan kan akışı azalmasıyla daha belirgin hale gelir. İnce, hareketli ve kıvrıntılı bir organ olan körbağırsak takısının kendi üzerinde dönerek tıkanması, körbağırsak takısı duvarında kan akımı azalmasına, dolayısıyla, beslenmenin bozulmasına neden olur. Beslenmenin bozulması hastalık yapan mikroplara karşı dayanıklılığı azaltır. Körbağırsak takısı duvarları içinde dolaşan ince atardamarlar, duvarların bükülmesiyle bükülürler ve daralan çeperleri içinde kan akımı olmaz ya da yetersiz olur.

Karın üzerine gelen bir darbenin apandisit meydana getirip getirmeyeceği sorusu, özellikle adli tıpta büyük önem kazanır. Ancak bu soruya cevap vermek kolay değildir. Karın üzerine gelen bir darbe, zaten var olan bir apandisiti ağırlaştırabilir, hatta teşhis edilememiş bir apandisiti ortaya çıkarabilir. Ancak darbenin, evvelce tamamen sağlam bir körbağırsak takısında, apandisit oluşmasına yol açan başlıbaşına bir neden olarak kabulü zordur. Bununla birlikte, tıp tarihinde bu tür olaya, az da olsa rastlandığından yukarıdaki soruya kesin bir şekilde olumsuz cevap vermek de olanaksızdır.

İvegen apandisitin klasik belirtisi çok şiddetli ani ağrılardır. Ağrı, genellikle göbekle kalça kemiğini birleştiren çizginin yarısında duyulur. Bu noktaya Mac Burney noktası denir. Ağrılar, bu doğuş noktasından özellikle göbek çevresine ve mide bölgesine doğru yayılır. Karnın sağ alt yanına dokunulursa birden şiddetlenir. Düzensiz bir ateşin yanında, bulantı, kusma, karnın gazla şişmesi ve kabızlığa da rastlanır. En ufak bir dış darbeyle kolayca patlayabilir hale gelen apandisiti korumak için, vücut plasron denilen bir kas sertleşmesi oluşturur. Kalp atışı hızlanmıştır, nabız zayıf ve hızlıdır. Kan tahlilinde akyuvarların sayısında artma (lökositoz) görülür. Bu belirtilerin varlığı teşhisi kolaylaştırır.

Ağrılı nokta sağda fakat daha yukarıdaysa safra kesesi yangılanması düşünülür; ağrının üst karın bölgesinde, yani karnın en üstünün ortasında, altında mide ve onikiparmak bağırsağının olduğu yerde daha şiddetli olması, mide ya da onikiparmak bağırsağı ülseri olasılığını akla getirir. Hastalığın yan etkileri vardır. İvegen körbağırsak takısı yangılanması apseleşebilir, kangrenleşebilir ve delinebilir. Eğer vücudun koruyucu güçleri yeterliyse apseleşme sonunda derin bir körbağırsak takısı apsesi ortaya çıkar. Eğer koruyucu güçler yeterli olmazsa karın içi organlarını örten, bütün karın zarı (periton) yangılanır ve karın zarı yangısı (peritonit) meydana gelir.

Körbağırsak takısı yangılanmasının kangrenleşme etkeni oksijensiz yaşayabilen mikroplardır. Kangrenli ya da apseleşmiş apandisit durumlarında eğer cerrahi müdahale yapmakta geç kalınırsa körbağırsak takısı delinir ve son derece ağır, yaygın bir karın zarı yangılanması ortaya çıkar.

İvegen apandisitten şüphe edilen her olayda, hekim yatak istirahati verir ve her türlü yiyeceğin yenilmesini yasaklar; hasta arada sırada biraz soğuk su içebilir. Her türlü müshil yasaktır. Ağrı kesmek için kullanılan morfin ve türevi ağrı kesiciler, antispazmodikler (bağırsaktaki kasılmayı önleyip, ağrıyı azaltmak için kullanılırlar) teşhisi güçleştireceklerinden kullanılmazlar. Yalnız karnın sağ altına bir yün parçasına sarılmış buz torbası konur. Tam teşhis konulması halinde, hastanın durumu elverişliyse penisilin, bizmut verilir.

Hastanın durumu ağırsa ve genel zehirlenme belirtileri (yüksek veya devamlı yükselen ateş, sık fakat küçük nabız, zor solunum, durdurulamayan ve devamlı tekrarlayan kusmalar) varsa hasta derhal hastaneye kaldırılır ve ameliyat edilir. Yangılanmış körbağırsak takısı çıkartılarak (apandisektomi) hastanın hayatı kurtarılır. Bugün, ilk ağrıların başlangıcından 24-36 saat içinde hastalar ameliyat edilmektedir. Eğer bu süre, elde olmayan nedenle geçirilecek olursa, durum yatışmışsa ameliyat ertelenebilir. Bu arada tıbbi tedaviye devam edilir. Fakat bu süre içinde çok dikkatli olmak gerekir. Yangılanma merkezinin yok edilmesi ümidinin kalmadığı anda ameliyata başvurmak gerekir. ivegen apandisit krizi geçtikten sonra yapılacak ameliyat 12 ay sonra yapılmalıdır; apandisit ağrıları yeniden ortaya çıkabileceğinden yangılanmış körbağırsak takısı mutlaka çıkarılmalıdır. Bugün ivegen apandisit krizi nedeniyle ölüm olaylarının yüzdesi çok azalmıştır.

SÜREĞEN APANDİSİT

Olay süreğen olarak (birincil kronik apandisit) başlayabileceği gibi, birkaç ivegen apandisit krizinden sonra da süreğen bir hal alabilir (ikincil kronik apandisit). Devamlı ya da zaman zaman gelen ateş (37,1°C — 37,5°C arasında) karnın sağ alt yarısında bıçak ya da iğne saplanır gibi ağrı, körbağırsak takısı bölgesinde sıkıntı ve ağırlık hissi, bulantı, iştah azlığı, paslı dil, hazımsızlık, bazen ishale dönüşen kabızlık, devamlı baş ağrıları, yorgunluk, uykusuzluk, sinir bozukluğu, hafif fakat devamlı zayıflama gibi belirtiler bulunabilir. Süreğen apandisitin teşhisinin röntgenle sağlamlaştırılması doğru olur. Röntgen filminde apandisit teşhisi, hastanın içmiş olduğu röntgen ışını geçirmeyen maddenin (baryum sülfat), körbağırsak takısı uzantısını görünür hale sokamamasıyla konur. Kasılma ya da tıkanma durumu nedeniyle, röntgen geçirmeyen madde körbağırsak takısı boşluğuna giremez.

Birçok süreğen apandisit olayının kendine özgü belirtileri yoktur. Karındaki başka organlarla da ilgili bir belirtiler topluluğu ortaya çıkar. Bu belirtiler arasında süreğen apandisit belirtileri yanında, körbağırsak yangılanması (tiflit), kalınbağırsak yangılanması (kolit), karın zarı yangılanması (peritonit), mide, onikiparmak ülserleri, safra kesesi yangılanması (kolesistit) belirtileri de yer alır. Süreğen apandisitle, mide ya da onikiparmak bağırsağı ülserinin birleşmesi erkeklerde sık görülür. Süreğen apandisitin safra kesesi yangılanmasıyla birlikte olması ise, kadınlarda daha sıktır.

Kadınlarda süreğen ya da yarı ivegen apandisit yanında cinsel organların yangılanması da görülür. Bu durumlarda klinik belirtiler birbirlerine karışır. Hastanın hayatı zorlaşır, günlük işi ağır gelmeye başlar, yiyeceği en ufak bir şey ağrılarını artırır. Böylece vücut zayıflar, hastanın morali bozulur. Süreğen apandisitte, ameliyattan önce bir süre tıbbi tedaviyi denemek yararlıdır. Bibersiz, salçasız bir yemek rejimi uygulanır, hastayı üşümekten korumak için karına yün korse takılır; ağrıların arttığı günlerde körbağırsak takısı bölgesine buz torbası konulur. Ağrılara karşı, belladonna tentürü gibi ilaçlar verilir.

Süreğen apandisitli hastalar kabızlık çektiklerinden bağırsak hareketlerini hızlandıran müshiller kullanırlar; oysa sürekli müshil kullanma kabızlığı daha fazla artırır, hatta körbağırsak takısının delinmesine neden olabilir. Çünkü bağırsak hareketini hızlandırıcı müshiller, büyük dışkı kütlesinin ani olarak dışarı çıkmasına, bu sırada kalın bağırsakta, körbağırsakta ve körbağırsak takısı düzeyinde basınç artmasına neden olurlar. Yangılanma sonucu duvarı incelmiş ve kolayca patlayabilir hale gelmiş olan körbağırsak takısı, bu basınç sonucu delinir, içindeki yangı merkezleri karın boşluğuna açılır ve bütün karın zarı yangılanır. Bu nedenle hastaların hafif etkili ve yumuşatıcı müshillerle kabızlık durumunu düzeltmeye çalışmaları uygun olur.

Eğer tıbbi tedavi başarılı olmazsa, ameliyata başvurarak körbağırsak takısını çıkartmak gerekir. Fakat süreğen apandisit başka hastalıklarla beraber bulunmasa bile körbağırsak takısının çıkartılması her zaman hastanın ağrılarını dindirmez. Bu durumlarda sinirsel bir körbağırsak takısı hastalığının varlığı düşünülür. Bu duruma genellikle kadınlarda rastlanır; hasta sinir sistemi düzensizliği belirtileri gösterir. Rahatsızlığını abartır; aşırı derecede duyarlı ve sinirlidir. Bu kadınlarda iç organları çalıştıran nörovejetatif sinir sisteminin dengesi bozulmuş ve vagotonik (vagus sinirinin baskınlığı) bir durum meydana gelmiştir. Vagus siniri mide ve bağırsak duvarındaki düz kas iplikçiklerinin hareketini artıran bir sinir olduğundan, bu tip insanlarda sindirim sisteminde ağrı yapıcı krizler sık görülür.

Öte yandan her körbağırsak takısı ağrısında körbağırsak takısının çıkarılması, vücudu bu küçük organın işlevlerinden yoksun bırakır. Gerçekten de son çalışmalar, körbağırsak takısının önemli işlevleri olduğunu göstermiştir. Körbağırsak takısından kalkan uyarılar bağırsak duvarındaki sığamsal hareketleri artırarak, dışkı kütlesinin hareketini ve anüsten atılışı hızlandırır, yani dışkılamayı sağlar. Yangılanma halinde organın çalışması bozulduğundan, körbağırsak takısı çıkartılmış kimselerdeyse artık bu organ olmadığından, dışkılama gecikir ve zorlaşır.

Körbağırsak takısı mukozasının içinde bol miktarda salgıbezleri ve salgı yapan hücreler vardır. Körbağırsak takısı mukoza altı tabakasındaki pek çok lenfoid (lenf denen koruyucu doku sıvısını meydana getiren hücreler topluluğu) doku bulaşıcı hastalıklara karşı koruyucu bir etki sağlar. Bundan dolayı körbağırsak takısına bağırsak bademciği denir. Çünkü bademcikler ve lenfoit (veya adenoit) dokudan yana zengindirler. Körbağırsak takısı, bağırsak boşluğundan kana giren birçok hastalık yapıcı mikrobu ortadan kaldırarak, kan temizleyici bir işlev de görür. Nihayet etkileri tam olarak belirlenmemiş birtakım hormonları kana salgılar. Bütün bu önemli işlevler körbağırsak takısının çıkartılması yoluna ancak ameliyat kaçınılmazsa başvurulması gerektiğini göstermektedir

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Genellikle üç ile sekiz yaÅŸları arasındaki çocukların çenelerinde görülen ve küçük, lenfii hücrelerden oluÅŸan, kötü geliÅŸen bir ur. İki yaşından önce ve sekiz yaşından sonra az görülür. Özellikle kız çocuklarında, daha çok karaciÄŸer, yumurtalıklar, böbrek üstü bezleri ve böbrekler gibi organlarda bulunan çok sayıda urlar halinde ortaya çıkar. Bu durum, araÅŸtırıcıları, bu urun bir yerde oluÅŸup yayılmadan çok, vücutta birçok organda aynı anda geliÅŸtiÄŸi inancına yöneltmiÅŸtir. Urun varlığı 1904′te Sir Albert Cook tarafından saptanmış, ancak bu konudaki çalışmaları yayımlanmadığından, ura 1958′de bu alanda ilk yayımı yapmış olan DeniÅŸ Burkitt’in adı verilmiÅŸtir.

Orta Afrika’da çocukluk çağında görülen kötü geliÅŸimli urların yarısı Burkitt lenfomalarıdır. Tedavi uygulanmazsa, hastalar altı ay içinde ölürler. Afrika dışında, Yeni Gine ve Papua’da da bu hastalığın varlığı saptanmıştır.

Hastalığın ırkla ilişkisi olmadığından, yaygın olarak bulunduğu alanlardaki beyaz çocukları da etkileyebilir. Burkitt lenfomasının yayılışında Glossına sivrisineğinin taşıyıcı bir rol oynadığı ileri sürülmüşse de bu görüş ispat edilememiştir. Hastalığın etkeninin böcekler tarafından taşınan bir virüs olduğunu ileri sürenler de vardır. Bazı hastaların urlarından alman parçalarda görülen hücrelerin çekirdeklerinde, Herpes virüsüne benzer cisimcikler bulunmuştur. Ancak bu cisimciklerin aktarılması ile hücre kültürlerinde ura özgü değişimler meydana getirilememiştir. Bazı hastalardan Herpes hominis adı ile anılan bir virüs elde edilmişse de, bu virüsün sağlık durumları normal olan birçok Afrikalı çocuğun boğazında da bulunması, etken olması olasılığını azaltmaktadır.

Virüslerin bu hastalıkta etken oldukları görüsü şu bulgulara dayanmaktadır: Bu urun hücreleri diğer virüslere karşı büyük bir direnç göstermektedir. Bu virüs tarafından işgal edilen bir hücre, içinde meydana gelen ve enterferon denilen özel bir maddenin varlığı nedeniyle, başka virüslere karşı direnç gösterir.

Burkitt uru hücrelerinin doku kültürü sıvısı içinde de enterferonun niteliklerine sahip maddeler bulunmuştur. Bazı hastalardan elde edilen bir virüsün farelere aktarılması, bu hayvanlarda yuvarlak hücreli urların oluşumuna yol açmıştır. Bu bulgular, bir ur içinde belirli bir virüsü bulmaktan daha çok önem taşımaktadır. Çünkü bir urun hücrelerinde belirli bir virüsün bulunması, mutlaka o urun etkeninin o virüs olduğunu göstermez. O urun hücreleri söz konusu virüsün gelişimi için en uygun koşulları bir araya getirmiş olabilirler. Ur hücrelerinin, bazı uyanların uygulanması sonucu bölünme hızlarının arttığı saptanmıştır. Ur hücrelerinden çekirdeklerinin yapımı için kullanılan deoksiribonükleik asit (DNA) maddesine radyoaktif maddelerin eklenmesi, urun büyüme hızının saptanmasına yol açmıştır.

Vinkristin ve siklofosfamit gibi ur hücrelerini etkileyen maddelerle, antimetabolik denilen maddenin uygulanması, Burkitt lenfoması hastalığında çok olumlu sonuçlar doğurmuştur

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Çocuğun annesinin dölyatağı içindeki gelişimi sırasında, merkezi sinir sisteminin bir bölümünün gelişmemesi.
Anensefal olarak doÄŸan çocuklar genellikle birkaç saatten fazla yaÅŸayamazlar. Çok seyrek olarak, birkaç gün yaÅŸamış olanlarına rastlanır. 1949′da yapılmış olan bir incelemede, sinir sistemlerindeki bir eksiklik nedeniyle ölü doÄŸan 584 ve doÄŸumundan kısa bir süre sonra ölen 260 çocuktan, ölü doÄŸanların yüzde elli dokuzunda, doÄŸumundan kısa bir süre sonra ölenlerin yüzde yetmiÅŸ beÅŸinde anensefali bulunduÄŸu görülmüştür. Ayrıca bu ÅŸekilde bir çocuk doÄŸuran kadınların, bu doÄŸumdan sonra doÄŸacak çocuklarında bu tür bir bozukluk olması olasılığı fazladır.
Anensefali durumunda orta beyin ve beyin kökü bölümleri dışındaki beyin bölümleri gelişmemiştir. Beynin gelişmemiş olan bölümünü normal olarak örten kafatası ve deri bölümü de bulunmadığından bu çocuklar dıştan bakınca bir kurbağayı andırırlar. Bu nedenle böyle çocuklar, halk arasında «kurbağa çocuk» olarak adlandırılırlar

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

İdrarın bekletilme sonucu anormal derecede koyulaşması ile teşhis edilen ve kalıtımla geçen bir metabolizma hastalığı. Alkaptonürili hastalarda fenilalanin ve tirozin gibi aminoasitlerin parçalanmasına yarayan enzimlerden biri ya da birkaçı bulunmaz. Bu eksiklik, bu maddelerin yıkım maddesi olan alkaptonun ya da homogentisik asidin kanda fazla birikmesine ve buradan da idrara fazla atılmasına yol açar. Hava ile temas eden homogentisik asit koyu bir renk alır ve bu nedenle idrara tipik rengini verir.

Bu hastalarda vücutta homogentisik asidin yükseltgenme ürünlerinin birikmesi sonucu deride yer yer koyulaşma da görülebilir: Buna okronosis denir. Bu koyulaşma zamanla çoğalır.
Alkaptonürinin tedavisi için C vitamininden yararlanılır. Bu madde, homogentisik asidin oluşumunu geciktirir. Protein diyeti yararlı değildir. Alkaptonürili hastalarda, orta yaşlarda eklemlerde de bazı arızalar belirir. Belirtileri açısından osteoartritten farklı olmayan bu tür rahatsızlıklar için de osteoartrit tedavisi uygulanır

admin

Yorum gönder

4
Haz
2008

Vücudun dengesini sağlayamaması. Sarhoş bir adamın yürüyüşü iyi bir ataksi örneğidir. Normal bir kişide hareketler kolay ve uyumlu bir şekilde gerçekleşir. İnsanlar günlük hayatlarında, dolu bir çay bardağını dökmeden alıp kaldırabilir, giysilerinin düğmelerini hızla çözebilirler.
Bu hareketlerinin böyle bir şekilde yapılabilmesi için eklemlerden, deriden ve kaslardan beyne uzanan duyu sinirleri yollarının kesintisiz olması, beyincik ve bağlantılarının, iç kulağın ve denge sağlanmasında etken olan öbür beyin bölümlerinin normal bir şekilde çalışması gereklidir. Bu organlardan birinde bir bozukluk olursa ataksi meydana çıkar. Dengenin sağlanması için kas gücü ve görme yeteneği de gereklidir; fakat kaslardaki güçsüzlükler ve körlük büyük çapta bir ataksiye yol açmaz.
Hafif kol ataksileri, önce el yazısının çok değişken olması ve dolu bir çay bardağının dökülmeden taşmamasıyla kendini gösterir. Zamanla, insan giyinip soyunurken ve yemek yerken güçlük çeker. Hafif bacak ataksisi, kişinin ayakları arasında bir mesafe bırakmadan doğru bir çizgi üzerinde yürümesini güçleştirir. Zamanla, hasta yürürken göze çarpar bir şekilde sallanır, hatta düşebilir. Dönüşler kısa ve ani hareketlere bölünür ve bir süre sonra hasta yürüyemez.
Ataksiye yol açan nedenlerin başında «yaygın skleroz» adı verilen bir hastalık yer alır. Bu hastalık genç erişkinlerle kadınlarda erkeklerden daha çok görülür. Bu hastalıkta, merkezi sinir sisteminde sinir liflerini kaplayan normal zar (miyelin) yok olur. Bu durum tıp dilinde demiyelinizasyon adını alır. Bu hastalıkta beyincik de bozulan alanlar arasında yer aldığından, ataksi sık görülen belirtiler arasındadır.
Beyincikte gelişen urlar, bu alandaki kan dolaşımı yetersizlikleri, beyinciğin bozulmasına yol açan bazı hastalıklar başka ataksi nedenleridir. Meniere hastalığı, iç kulakta başlayan ve ataksiye yol açan bir bozukluktur. Bu hastalıkta baş dönmesi ve kulak çınlaması da görülür. Hasta zamanla sağır olabilir.
Tabes dorsalis omuriliğin duyu sinirlerinin geçtiği bölümlerde yerleşen bir hastalık olup, beyne, bacak ve bölümlerinin almış oldukları durumu bildiren liflerde görülür. Bu hastalar bacaklarına bakmadan yürümekte güçlük çekerler ve ataksi görülür.
Uyku ilacı olarak alınan barbituratlar, sara tedavisinde kullanılan fenitoin, kullanıldıkları süre içinde ataksiye yol açabilirler. Streptomisin, iç kulaktaki bazı noktalar üstündeki olumsuz etkisiyle ataksiye sebep olabilir.
Ataksiyi azaltmak için başvurulabilecek tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine çalışılmaktadır. Bazen fizik tedavi yararlı sonuçlar sağlamaktadır. Çeşitli ilaçlar, kurşun ağırlıklar, hasta bacağın derisinin soğutulması gibi henüz deney evresinde olan iyileştirme yöntemleri çok iyi sonuç vermemişlerdir

admin

Yorum gönder

Araba Resimleri Fenerbahce Resimleri Resimler Guzel Resimler turk car spor haberleri sarki sozleri