Wordpress Themes

Yazar ArÅŸivi

23
Haz
2008

Bir organın ya da dokunun boyutlarının ufalması (atrofi). Organ ve dokularda körelme çeşitli nedenlerden ileri gelebilir. Bazen bir organı meydana getiren hücrelerin boyutları küçülmüş, kimi kez ise bu iki olay birlikte gerçekleşmiştir. Bir dokunun hücrelerinin yerini yağ ve bağ dokusunun alması da körelmeye yol açar.

Körelme vücutta yaygın olabileceği gibi belirli bir organ ve dokuda da görülebilir. Yaygın körelmenin sık görülen bir nedeni açlıktır. Açlıkta önce yağ tüketilir; karaciğer kalp, kaslar vb. organlar ise bir süredaha sağlam kaldıktan sonra çeşitli biçimlerde körelirler. Körelme sırasında bir organın çeşitli bileşenleri arasında görülen kayıp, önemlinin korunabilmesi için önemsizin gözden çıkarılması ilkesine dayanır. Bu nedenle açlıktaki körelme daha çok olağanüstü çevre koşullarına bir uyum olarak düşünülebilir.

Beyin pek ender olarak körelmeye uğrar. Ölmek üzere olan bir hastanın beyni bile sağlığını koruyabilir. Bütün diğer organların işleyebilmesi için beynin sağlam kalması gerekmektedir.

Kaslara giden sinirler, örneğin çocuk felci hastalığında olduğu gibi zedelenirse, kaslarda körelme başgösterir. Tehlikeli hastalıklarda vücutta yaygın körelme görülür. İlerlemiş kanser vakalarında zayıflama ve kansızlığa rastlanır (kaşeksi). Bu durumlarda yetersiz beslenmenin de bir etken olduğu açıktır ama kanser vakalarında görülen aşırı kansızlığın ve zayıflamanın nedenleri tam olarak anlaşılmamıştır.

Yerel körelmeye yol açan nedenler çeşitlidir. Bir kırığın tedavisi amacıyla hareketsizleştirilmiş ve uzun süre bu durumda tutulmuş olan bir kol ya da bacakta körelme görülebilir. Burada körelmenin nedeni kullanılmamaktır. Kullanılmamaktan ileri gelen körelme, hormon içeren ilaçlarla yapılan tedaviler sırasında da görülür. Vücutta normal olarak bir hormon üreten bir iç salgıbezi, salgıladığı bu maddenin dışarıdan verilmesi sonucu etkinliğini durdurur. Bir organa gelen kan miktarı, kan damarlarının daralması sonucu azalırsa yine körelme söz konusu olur. Kalp kası, beyin, böbrek, yaşlılıkta bu organlara kan getiren damarlardaki kireçlenmeler sonucunda yavaş yavaş körelirler. Körelme zehirlenme sonucu da olabilir. Örneğin potasyum iyodür memelerin, verem mikrobu ise karaciğer gibi iç organların körelmesine yol açabilirler.

Körelme sözcüğü bazı organların yaş ilerledikçe küçüldüğünü ve görevlerini yitirdiklerini göstermek için de kullanılır. Çocuklarda önemli görevleri olan bir iç salgıbezi olan timüsun körelmesi; menopozdan sonra dişi cinsi yet organlarının küçülmesi bu tür körelmelerdir.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Kalın bağırsak yangısı. Çeşitli nedenleri vardır. Örneğin bazı mide ve bağırsak yangısı türleri, amipli ve basilli dizanteri, kalın bağırsak veremi gibi hastalıklar kalın bağırsaktaki bu tür yangılanmalara yol açarlar. Crohn hastalığı ve divertikül (bir boşluk ya da borunun herhangi bir noktasında meydana gelen bir cep) yangılanması da kalın bağırsaktaki yerel yangılanmaların nedeni olabilir.

Kolit sözcüğü genel olarak bulaşıcı olmayan kalın bağırsak yangılanmaları için kullanılan bir terimdir. Kasılmalı kolit, karın ağrısı ve ishalle birlikte görülen hafif bir rahatsızlıktır. Karın ağrısının en fazla olduğu anlarda dışkılama ihtiyacı duyulur. Başlıca nedeni ruhsaldır; psikolojik sıkıntı içinde bulunan kimseler rahatsızlığın daha da arttığını görürler. Tedavide dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, hastaya hastalığın niteliğinin anlatılması ve hastalığın kansere ya da ülserli kolite dönüşmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Bu hastalığa mukoza koliti de denilir.

İskemi (belli bir bölgenin geçici olarak kansız kalması) koliti, orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde görülen bir kalın bağırsak yangılanmasıdır. Kalın bağırsağı besleyen damarların yozlaştırıcı bir hastalığı nedeniyle bu bölgenin kansız kalması sonucu ishal ve karın ağrısı başgösterir. Ülserli kolit, kalın bağırsakla anüste görülen ve çabuk ilerleyen yangılı bir hastalıktır. Her yaştaki kadın ve erkeklerde görülürse de en çok yirmi ile otuz yaş arasında ortaya çıkar. Belirtileri karın ağrısı ve karnın aşırı gerilmesi, kanlı ishal, ateş, kilo kaybı ve sağlığın genel olarak bozulmasıdır.

Hastalığın ivegen aşamasında hasta yataktan çıkmamalı ve dinlenmelidir. Süt ve süt ürünlerinin hastaya yedirilmemesi belirtilerin hafiflemesine yardım eder. Şırıngayla, ağızdan ya da lavman yapmak yoluyla verilen kortikosteroitli ilaçlar tedavide olumlu sonuç verirler.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Kolesterol, tüm canlıların bünyesinde bulunan ve vücudumuzda özel görevleri olan, ancak, kandaki oranı belli sınırları aşınca zararları görülen bir maddedir. SaÄŸlıklı bir insanda kolesterol oranı, 100 gr, kanda 250 mg,’dır.

Deri altında, mikroplara karşı koruyucu bir baraj görevi yapar. Kanda, alyuvarları zararlı maddelere karşı korur ve bir çeşit zırh görevi yapar. Sinir dokuları içerisinde, onların dayanıklı olmasını sağlar. Çeşitli dokularda su dengesini sağlar.

Hayvani yağlardaki kolesterol, kullanılmış kolesteroldur ve işe yaramadığı gibi, kanda oranı artınca damarlarda tortu yapar. Vücutta kolesterol üreten ve kolesterolü dengeleyen organların iyi çalışmaması (böbrek üstü bezleri, yumurtalıklar, husyeler, tiroid bezesi, karaciğer, safra kesesi, bağırsaklar, akciğer, ciltteki ter bezesi), kolesterol problemine yolaçar.

Neden Olduğu Rahatsızlıklar

Kandaki nötr yağ oranının artması
Vücutta yağ lekeleri oluşması
Parmaklarda, omuzda, dizlerde ve kalçada yağ urları
Göz kapaklarında sarı lekeler oluşması ve gece körlüğü
Siroz
Damar sertliÄŸi
Belirtileri

Ciltte sarı lekeler
Göz altında siyah halkalar, gözün beyaz kısmında sarı lekecikler
Terin ve nefesin ağır kokması
Ağızda acılık hissi
Baş ağrısı ve başta ağırlık hissi
Görme zayıflığı
Baş dönmesi ve beyinde boşluk hissi
Hazımsızlık ve iştahsızlık
Genel yorgunluk ve ruhi bunalım
Uykusuzluk
Sol kolda ve kalp üzerinde zaman zaman ağrılar.
Yemeklerde zeytinyağı, mısır, ayçiçeği, haşhaş ve aspir yağları kullanılmalıdır. Sarmısak (günde 2-4 diş, çiğ olarak yenmelidir) Enginar, soğan, pırasa, havuç, kereviz, soya fasulyesi, lahana, tere, maydanoz, turp bol yenmelidir. Kiraz, limon, çilek, elma, üzüm, şeftali, armut, muz gibi meyveler de yenebilir. Ardıç tohumu, mısır püskülü, zeytin yaprağı ve zerdeçal düzenli olarak yenmelidir.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Vibrio cholerae adını taşıyan bir bakterinin yol açtığı ivegen bulaşıcı bir hastalık. Belirtileri ÅŸiddetli ishal, kusmalar ve hızlı ve büyük miktarda su kaybıdır. Salgın bir hastalık olan koleraya Ganj deltası ile doÄŸu Pakistan baÅŸta olmak üzere, dünyanın bazı yerlerinde sürekli olarak rastlanır; baÅŸka bir deyiÅŸle kolera bu bölgelerin yerleÅŸik hastalığıdır. Kolera adı günümüzde yalnız, Asya kolerası için kullanılır. Daha önceleri, salgın ishalin çeÅŸitli ÅŸekillerini belirtmek için de kolera sözcüğü kullanılırdı. On dokuzuncu yüzyıl baÅŸlarında kolera salgını Hindistan, Afganistan ve Iran’ dan kara yoluyla Avrupa’ya ve deniz yoluyla da Amerika’ya ulaÅŸmıştır. Ayrıca Hac sırasında Mekke’den Mısır ve Kuzey Afrika, İspanya ve kuzey Avrupa’ya ulaÅŸan salgınlar olmuÅŸtur.

Dünya çapındaki büyük salgınların en yaygını 1840-1849 yılları arasında ortaya çıkmış, kara yoluyla yapılan bu salgın sırasında sadece Rusya’da 1 milyondan fazla kiÅŸi ölmüştür. Günümüzde ise Hindistan’da koleradan yılda 200,000 kiÅŸinin öldüğü hesaplanmaktadır. 1971′de doÄŸu Pakistan’da ortaya çıkan büyük salgın, toplumsal düzensizlik dönemlerinin kolera için elveriÅŸli koÅŸullar geliÅŸtirdiÄŸini doÄŸrulamaktadır.

Koleraya yol açan organizmayı ilk kez Alman Dr. Robert Koch 1883′te Mısır’daki salgın sırasında keÅŸfetti. Louis Pasteyr’le birlikte bakteriyoloji biliminin kurucusu olan Koch, önce ÅŸarbon, sonra kolera ve daha sonra verem hastalığı ile ilgili incelemeler yaparak, bu hastalıkların her biri ile bunlara yol açan organizma arasındaki baÄŸlantıyı ortaya koydu.

Koch, herhangi bir hastalıktan bir organizmayı sorumlu tutmak için bazı olguların saptanması gerektiğini ileri sürüyordu. Bugün Koch postulaları denilen bu olgulara göre, organizmanın hasta insanda bulunması, vücut dışında mikrop kültürüne elverişli olması ve sağlıklı bir hayvana aşılanınca hastalığa yol açması gerekir. Vibrio cholerae bütün bu niteliklere sahipti. Koch ayrıca kolera mikrobunun içme suyunda da bulunduğunu saptadı. Daha çok anestezinin öncülerinden olarak bilinen John Snow da aynı gerçeği doğruladı.

Kolera basili virgül biçiminde olup, son derece hareketli bir basildir. Salgınlar sırasında bir insandan öbürüne kolayca yayılır ya da yiyecekler, içme suyu ya da herhangi bir madde aracılığıyla başkalarına geçer. Süratle gelişmekle birlikte, karşı tedbirlere dayanma gücü azdır ve kısa sürede ölür. Bu basilin bazı bölgelerde varlığını aralıksız olarak sürdürmesinin başlıca nedeni, o bölgelerdeki kötü sağlık koşullarıdır. İyileşme dönemindeki hastaların aşağı yukarı yüzde beşi, kolera mikrobunu öd keselerinde taşırlar; ancak taşıyıcıların rolü henüz iyice anlaşılamamıştır. Koleranın yerleşik olduğu bölgelerde yılda bir patlak veren salgınların kesin nedeni de bilinmemektedir.

Kolera basili ekzotoksin denen güçlü bir zehirleyici madde meydana getirir; hastalığın bütün belirtilerini bu madde oluşturur. Ekzotoksin dokulardaki sıvıların bağırsaklara girmesine yardımcı olur ve böylelikle vücudun tuz dengesini bozar. Bunun yaptığı etki, çok miktarda ağızdan alman İngiliz tuzunun (müshil olarak kullanılan bir magnezyum sülfat) yaptığı etkinin bir benzeridir. Ekzotoksinin vücudun herhangi başka bir organına zarar verdiği görülmemiştir, kolera basili de bağırsak mukozasının yüzeyindeki kattan daha içeri girmez.

Koleranın kuluçka dönemi çok kısa sürer; bu dönem genellikle beş saat ile üç gün arasında değişir. Hastalık ani ve şiddetli bir sulu ishalle başlar; bu ishal ağrı vermez. Bağırsaktaki dışkılar süratle dışarı atılır; dışkılar açık gri (ya da beyazımsı) olur. Dışkıda ufak tefek mukoza parçalarına da rastlanabilir. İshalin ardından kusmalar başlar; kusma kendiliğinden hiç çaba harcamadan gelir; kusmayla birlikte mide bulantısı ya da öğürme olmaz. Bir yandan ishal, bir yandan kusma, büyük ölçüde sıvı kaybına yol açar; hasta halsiz düşer. Nabız süratli atar, fakat zayıftır. Vücut sıcaklığı normalin altına düşer. Tansiyon düşüktür, soluk derinden olmamakla birlikte hızlı hızlı alınıp verilir. Kusmalar ve dışkılar yoluyla tuz kaybı sonucunda, özellikle bacaklarda, büyük ağrılar veren kramplar başlar. Deri esnekliğini kaybeder, gevşer, buruşur ve yapışkan bir hale gelir. Yanaklar çukurlaşır, karın içeri çöker. Bütün bu belirtilere rağmen, hastada zihinsel bulanıklık yoktur. Sesi zayıftır, güçlükle duyulabilecek kadar az çıkar.

Kolera genellikle zatürree gibi hastalıklara yol açar, böbrek yetersizliği nedeniyle işemenin kesilmesi de sık sık kolerayla birlikte görülür. Böbreklerin çalışmaması sonucu üremi (kanda ürenin fazlalaşması) meydana gelebilir. Bu gibi durumlar ölümü çabuklaştırmada büyük rol oynar.

Şiddetli kolera hastalıklarında görülen belirtiler, besin zehirlenmelerinde ve bir ölçüde öbür zehirlenme durumlarında ortaya çıkan belirtilere benzer; aradaki tek fark, kolera hastalığında hiç ağrı duyulmamasıdır. Salgınlar sırasında bile, çok küçük belirtiler gösteren, nispeten hafif durumlara rastlanır. Hastalık üç ile altı gün içinde büyük bir hızla gelişir ve eğer yeterli tedavi uygulanmazsa hastaların yüzde 70 kadarını öldürür. Yeterli tedavi uygulanırsa hasta süratle iyileşir. Salgınlar sırasında ve hastalığın yerleşik olduğu bölgelerde hastalığın teşhisi kolay olmakla birlikte, tek tek görülen durumlar çeşitli sorunlar ortaya çıkarır. Mide ve bağırsak hastalıkları belirtileri gösteren bir kişide ve özellikle koleranın yerleşik olduğu bölgelerden yeni dönen kimselerde kolera olup olmadığı büyük bir titizlikle araştırılmalıdır. Kolera teşhisi kolera mikrobunu ortaya çıkarmak amacıyla, dışkıların doğrudan doğruya mikroskopla ya da mikrop kültürüyle incelenmesi sonucu konur.

Salmonella grubundan organizmaların yol açtığı basilli dizanteri ve besin zehirlenmesi kolerayla karıştırılabilir. Ama bu gibi hastalıklarda genellikle karın ağrıları, bağırsak kazıntısı, mide bulantısı ve öğürmeler görülür; kolerada ise böyle durumlara rastlanmaz. Şiddetli bir sıtmada da, mide bağırsak hastalıkları belirtileri ve büyük bir bitkinlik görülür. Dışkıların incelenmesi ve kan tahlili sıtmayı kolaylıkla koleradan ayırt eder.

Eğer ölüm olmazsa, hastalık daha fazla ilerlemez ve yedinci günden itibaren hasta iyileşmeye başlar. Hastalığın tedavisi hastaya, vakit geçirmeden yeteri kadar sıvı vermeye dayanır. Dışkılama ve kusma yoluyla kaybedilen su, sodyum ve potasyumdan suyun ve sodyumun yeniden kazandırılması için hastaya damardan fizyolojik tuz çözeltisi verilir. Başlangıçta tuzlu madde, nabız normal duruma gelinceye kadar, dakikada 50 ile 100 ml. kadar verilir. Daha sonra kusmalar ve dışkılarla kaybedilen sıvı miktarına eşit miktarda verilir.

Hastaya yeteri kadar sıvı vermeme çok tehlikelidir. Hastalığın ilk saatlerinde, ağır bir hasta saatte bir litre su kaybeder. Gereğinden az sıvı verilmesi hastada böbrek yetersizliğine, bu da ölüme yol açar. Vücudun kaybettiği potasyum ağızdan verilir; ağır hastalara ise damardan verilen tuz eriğine ilave edilerek verilir. Ayrıca hastaya antibiyotik de verilir, (antibiyotiklerin içinde en etkili olanı tetrasilindir). Böylece hastalığın başlangıcında kolera basilinin öldürülmesi sağlanmış olur.

Tedavide iyi bakım büyük bir önem taşır. Hasta sürekli olarak oldukça sıcak bir yatakta yatırılmalı ve tuvalete gitmek için ayağa kalkmasına izin verilmemelidir. Hastalığın etkin döneminde hiç bir yiyecek vermemelidir. Bütün kirli çamaşırları, yatak takımları, eşyaları dezenfekte edilmeli ve üstündeki fazla giysiler çıkarılmalıdır. Nekahat devresinde hasta en az iki hafta her türlü, çabadan kaçınmalıdır.

Kolera, çoÄŸunlukla iyi olanaklarından bütünüyle yoksun, geri kalmış, fakir ülkelerde görülür. Bu koÅŸullar altında ölüm oranı yüzde 70′e kadar yükselebilir. Koleranın yerleÅŸik olduÄŸu bölgelerde bile, eÄŸer yiyeceklerin son derece temiz olmasına dikkat edilirse ve içme suyu kaynatılırsa hastalığın önüne geçilebilir.

Koleraya karşı aşı uygulamak mümkün olmakla birlikte örneÄŸin ABD’de kolera hastalığı bulunan ülkelerden dönenler artık, aşılanmamaktadırlar. Bunun gerekçesi, aşının saÄŸladığı bağışıklığın çok kısa olmasıdır.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

İç kısmı çukur, küçük bir kese. İçinde çeşitli özellikte ve kökende bir sıvı vardır. Başlıca kistler ekinokok kistleri, alt deri kisti, üst deri kisti, yumurtalık kistleri, yağ kisti ve hidatit kistidir.

Ekinokok kistleri: Köpek tenyası (Echinococcus granulosus) embriyosu bağırsak çeperini deldikten ve kapı toplardamarı kanına karıştıktan sonra karaciğerde, akciğerlerde, böbreklerde, beyinde, kemiklerde, pankreasta, dalakta, mide ve bağırsak çeperlerinde, kalpte, erbezlerinde yumurtalıklarda kistler halinde toplanır.

Yerleştiği organ ne olursa olsun ekinokok kisti çok küçük bir yuvar oluşturur. Yuvarın hacmi başlangıçta bir toplu iğne başı kadardır. Fakat sonra kimi organlarda (karaciğer, akciğer) bir portakal büyüklüğüne kadar varır. Kistin çeperi kitinli ve çok katlı bir deri parçası zarı ile bir iç doğurgan zardan meydana gelmiştir. Doğurgan zar ana kistin içine ve dışına doğru uzanan yavru kistleri doğurur. Kistin içinde su gibi berrak bir sıvı bulunur (hidatit sıvı). Sıvının içinde kurt başları vardır.

En yaygın ekinokok kisti karaciğer ekinokok kistidir. Bu kist çok çabuk gelişir. Belli bir hacme varır varmaz, klinik belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtilerden başlıcaları karaciğerde duyulan baskı hissi, karaciğerde başlayıp sağ omuza kadar yayılan ağrılar ve karaciğer büyümesidir. Elle muayene edildiğinde karaciğerin sert, ağrı vermeyen ve yuvarlak bir hal almış olduğu görülür. Kist bazen çok yüksek ateş, karaciğer absesi gibi belirtiler göstererek irinleşir. Bazen de patlar ve anafilaksi krizlerine yol açar. Klinik veriler üzerinde dayanarak kesin bir teşhis koymak kolay değildir. Bu yüzden hekim röntgen filmi ile laboratuar incelemelerine başvurmak zorundadır. Tedavi ancak ameliyatla sağlanır. Ameliyat, ile karaciğerde yerleşmiş olan kist olduğu gibi alınır.

Akciğer ekinokok kisti yaygınlık bakımından karaciğer kistinden sonra gelir. Uzun bir süre farkına varılmaz. Sonraları göğüs ağrıları, öksürük, nefes tıkanıklığı kist yüzünden yangılanan akciğerlerdeki kan damarlarının çatlaması sonucu kan tükürme gibi belirtilerle ortaya çıkar. Hekim kistin bulunduğu göğüs bölgesini özel araçlar ile dinlediğinde buralarda daha az bir çınlama ve soluk alıp vermede bir yavaşlama fark eder.

Akciğer ekinokok kistinde de teşhis röntgen filmleri ve laboratuvar incelemeleri ile sağlanır. Akciğer kisti de irinle dolar ya da patlayarak anafilaksi olaylarına yol açar. Tedavisi ameliyattır. Kist, etrafındaki akciğer dokusundan, ameliyat ile çıkarılır. Beyin ekinokok kisti beyin uru vakalarında görülen belirtilerle ortaya çıkar.

Alt deri kisti (dermoit kist) esnek, çeşitli boyutlarda yuvarlak bir kesedir. Çoğu kez boyun, göğüs, erbezi, apış arası ve yüzde (göz kapakları, gözün dış köşesi) oluşur. Yeri ne olursa olsun daima doğuştan olma bir nitelik taşır. Çoğu kez deri altı dokuda gelişir. Üst derinin kıl ve bezlerle birlikte deri altı dokusunda toplanmasının sonucudur. Kistin az ya da çok kalın bir çeperi vardır. Bu çeper iç taraftan normal derinin yapısına sahip bir katla örtülüdür. Bu katın içinde kıl, yağ bezleri ve ter bezleri bulunur. Kistin içinde, kist çukurunun içini örten deri döküntülerinin ürünlerinden meydana gele sarı bir sıvı bulunur. Tedavi ancak ameliyat ile sağlanır.

Üst deri kisti (epidermoit kist) de doğuştan olma bir kisttir. Embriyo oluşumundaki bir aksaklık nedeni ile üst derinin doku altı tabakasında toplanması sonucu meydana gelir. Üst deri kistinin alt deri kistinden farkı, üst deri kistinde yalnız üst derinin deri altı dokusunda toplanmasıdır. Tedavi usulü ameliyattır.

Yağ dokusu kisti içi çukur, boyutları çeşitli bir kesedir. Büyüklüğü bazen bir güvercin yumurtası kadar olabilir. Yağ dokusu kisti çeşitli vücut bölgelerinin derisinde ya da deri altında bulunur. Bu vücut bölgeleri kıllı deri, apış arası, omuzlar, sırt ve yüzdür. Kist ince bir çeperden meydana gelmiştir. Çeperin içi epitel doku ile örtülüdür. Kistin içinde yumuşak, beyazımsı, yağlı bir sıvı bulunur Bu sıvı epitel dokudan ayrılan boynuzsu hücrelerden meydana gelmiştir. Bu hücreler yağlı tanecikli bir yozlaşma ile yoğun bir sıvıya dönüşürler. Yağlı kistlerin meydana geliş mekanizması henüz kesinlikle bilinmemektedir. Tedavi ameliyata dayanır.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Döküntülü bir bulaşıcı hastalık. Genellikle 6-7 yaşlarındaki çocuklarda görülmekle birlikte 20-22 yaşlarındaki yetişkinlerin de bu hastalığa yakalanmaları olasılığı vardır. Hastalığa bir streptokok yol açar. Bu streptokokun salgıladığı zehirleyici maddeler, deri üzerinde kızartılar (eritrotoksin) oluşturur. Streptokok gırtlakta ya da vücuttaki yaralara yerleşir.

Salgıladığı zehirleyici maddeler ise kan dolaşımına katılarak hastalığın genel belirtilerine yol açarlar. Bazı araştırıcılar kızıl hastalığının virüs kökenli olduğunu ileri sürmekle birlikte bu görüş doğrulanmış değildir. Hastalığın sağlıklı bir kimseye bulaşması, hasta ile doğrudan doğruya temas sonucunda ya da hastanın öksürmesi ya da aksırması sonucunda havaya yayılan mikrop içeren burun ve ağız salgılarının solunmasıyla geçer. Bulaşma bazen hastanın kullandığı giysilerin, yatak örtülerinin vb. ellenmesi ile de gerçekleşebilir.

Kızıl hastalığı uzun süre kızamıktan ayırt edilememiş olmakla birlikte, çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. 1556 yılında Sicilyalı hekim G.B. Ingrassia kızılın, kızamıktan ayrı bir hastalık olduğunu belirtmiştir.

Hastalık dört beş günlük kuluçka döneminden sonra baş ağrısı, kusma, titreme ve yüksek ateş belirtileriyle başlar; çocuklarda bazen çırpınma ile ortaya çıktığı da 39-39,5°C hatta daha da yüksek olabilen bir iki günlük ateşli bir dönemden sonra bademcikler kızarır; önce sırtta ve boyunda, daha sonra bütün vücutta kırmızı lekeler ortaya çıkar. Yalnız, çenede, dudağın iç kısımlarında ve burunda leke olmaz. Dilin özellikle çevresi ve orta kısmı kırmızı renkte olup dil üzerindeki kabarcıklar daha da belirgindir.

İlk haftanın sonuna doğru lekeler soluklaşır ve yüksek ateş düşer. Üst derinin boynuzsu katı, pullar şeklinde dökülmeye başlar. Döküntüler bazen, kızamıkta olduğu gibi, ince kepek şeklinde de olabilir. İkinci haftanın yarısına doğru, genellikle 2-3 hafta devam eden iyileşme dönemi başlar.

Kızıl hastalığının, bu genel çizgiden ayrılan birçok türü vardır. Gelişmesi daha kısa süren ve daha az tehlikeli olan hafif kızıl, ateşsiz kızıl, anjinsiz kızıl, tehlikesiz kızıl türlerinin başlıcalarıdır. Genellikle salgınlar sırasında rastlanılan tehlikeli türler ise yüksek ateş (41°C yi geçebilir), şiddetli baş ağrısı, hızlı nabız atışları, soluk almada güçlük çekme ve yüz renginin soluklaşması ile beliren zehirli kızıl; kızıl hastalığının bilinen belirtileri ile başlayıp daha sonra ivegen kan zehirlenmesine yol açan geç zehirleyen kızıldır.

Miyokard yangısı; menenjite yol açan orta kulak yangısı; genellikle iyileşme döneminde beliren kanamalı ivegen glomerül yangısı; bademciklerin ve küçük dilin hücrelerinin ölmesine yol açan kızıl difterisi; ivegen artrit şeklinde ortaya çıkan kızıl romatizması kızılın yol açtığı başlıca tehlikeli hastalıklardır.

Kızılın tedavisi uzun süre yatarak dinlenmeye, hastaya sulu besinler verilmesine, anjine karşı mikrop öldürücü eriyiklerle hazırlanan gargara yapılmasına dayanır. Genel zehirlenmeye karşı serum tedavisi uygulanır. Bundan başka antibiyotiklerle (penisilin, teramisin, eritromisin ve George Robinson ile yardımcıları tarafından 1959 yılında yalıtılan ve penisilinin etkin çekirdeğinden oluşan penisin) yapılan tedavilerden de olumlu sonuç alınmaktadır. Antibiyotikler hastalığın gelişmesini daha tehlikesiz kıldıktan başka, hastalığın yol açtığı öbür hastalıkları da engellerler.

Kızılın yayılmasını önlemek için hastaların baÅŸkalarıyla temasını kesmek gerekir. Ayrıca bağışıklık saÄŸlamak için 5-10 cm’lik streptokok antiserumu ya da iyileÅŸmekte olan hastanın kanı kullanılabilir. Kızıl geçirenler bağışıklık kazanarak bir daha bu hastalığa tutulmazlar.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Döküntülü bir çocuk hastalığı. Kaynağı bir virüs olan kızamıkçıktaki kabarık lekeler, yüz, gövde, kol ve bacaklarda yaygın olarak görülür; kızamıktakilere benzemekle beraber, 23 günde kaybolur. Genellikle ateş olmaksızın ortaya çıkan bir hastalıktır. Önceden haber verici bir belirtisi de yoktur. Çoğu zaman boynun iki yanında çene kemiği bitim noktalarının arkasındaki iki lenf bezinin şiştiği görülür. Kızamıkçık zararsız bir hastalıktır.

Çabuk geçer; başka bir hastalığa yol açmaz. Çocuk bir hafta sokağa çıkarılmaz; «bu süre sonunda arkadaşlarının arasına gönderilebilir. Bunlara rağmen kızamıkçık, bazı koşullar altında, çok ağır durumlara yol açabilir.

Örneğin gebelik sırasında, özellikle ilk üç ay içinde ve en çok ikinci ayda, anne kızamıkçık çıkarırsa, doğacak çocuk için büyük tehlike vardır. Plasenta yoluyla dölüte geçen virüs bazı hücre gruplarını hırpalar. Hangi gruba etki yapacağı annenin gebeliğinin hangi döneminde hastalığa yakalandığına bağlıdır. Birinci ayın sonunda kızamıkçık çıkaran annenin bebeği kalp hastalıklı ve kör doğabilir.

Hastalık ikinci ayda olmuşsa, bebeğin beyni tedavi kabul etmez şekilde zedelenir ve ileride çocukta zihin hastalıkları, sara vb. görülür. Üçüncü ayda alınan kızamıkçık virüsü etkisini ileride doğacak çocuğun işitme organında ve başka organlarında gösterir

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Kıl dönmesi, makatın 3-5 cm üstünde, kuyruksokumu bölgesinde küçük bir açıklık olarak ortaya çıkar. Doğuştan olduğu ve yaş ilerledikçe kendini belli eden bir hastalık olduğu ve derinin içinde kalan kıl nedeniyle geliştiği düşünülmektedir.

Genç, kıllı erkeklerin hastalığıdır. 45 yaş ve üzerindekilerde nadiren görülür. Hastalığın ilerlemesiyle lezyonun yırtılarak dışa açılmasını takiben enfeksiyon, kronikleşme ve tekrarlama bu durumun sık bulgularıdır. Akut iltihaplı sinüslerde, sinüsün basit şekilde cerrahi olarak açılması ve direnajı uygundur. Asıl tedavi ise cerrahi olarak lezyonun olduğu bölgenin çıkarılmasıdır.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Döküntülü bir virüs hastalığı. BaÅŸlangıçta herhangi bir soÄŸuk algınlığından ayırt edilemez; fakat sonra kendine özgü döküntüleri görülür. Bir defa kızamığa yakalanan kimse ömrü boyunca bağışıklık kazanmış olur. Kızamık virüsü bütün dünyada yaygındır ve iki yılda bir salgınlar meydana getirir. Avrupa’da ve Türkiye’de kışın ve ilkbaharda ortaya çıkar.

Kışın meydana gelen kızamık salgınları kızamıktan sonra başka hastalıklara yol açar; bunlar çoğunlukla solunum yollarının mikroplu hastalıklarıdır. Yeni doğmuş çocuğun bir süre kızamığa karşı doğal bağışıklığı vardır. Bebek bunu doğumdan önce annesinden aldığı bağışıklık cisimleriyle sağlar. Ancak bu bağışıklık yavaş yavaş azalır ve bebek altı aylık olunca biter. Altı ayın sonunda bebek çok kolay kızamık kapacak durumdadır.

Virüs hastanın ağzından soluk verme sırasında çıkan nem damlacıklarıyla geçer; bulaşma olasılığı çok yüksektir. Bağışıklığı olmayan bir kimsenin kızamık virüsü alıp da hastalanmaması pek az rastlanan bir durumdur. Bundan ötürü bağışıklığı olmayanların hastalara yaklaşması kızamığı yayar. En çok çocuklukta, yuvada ve ilkokulda görülmesi bundandır. Gelişmiş ülkelerde en çok 3-5 yaş arasında, az gelişmiş ülkelerde daha erken yaşlarda görülür. Az gelişmiş ülkelerde kızamık çok şiddetli bir hastalıktır. Kızamıktan ölüm, yüksek bir oran gösterir. Bunun nedeni kızamık virüsünün bu ülkelerde daha güçlü olması değil, sağlık koşullarının kötü oluşudur.

Kızamık virüsü, kızamık hastalığının bilinmediÄŸi bir topluluÄŸa girince, genellikle bütün halkı etkileyen çok büyük bir salgın baÅŸgöstermektedir. 1781 yılına kadar bu hastalığı bilmeyen Faroe adalarında o yıl görülen salgın bu duruma örnek gösterilebilir. O salgından sonra 65 yıl süreyle Faroe adalarında yine kızamığa rastlanmamış; 1846′da adaya gelen bir yabancı tekrar virüsü getirmiÅŸ, bu defa 65 yaşın üzerinde kimselere bir ÅŸey olmayıp 1781′den sonra doÄŸanları etkileyen bir salgın baÅŸgöstermiÅŸtir.

Kızamık hastalığı, 2000 yıldan beri bilinmektedir. Eldeki en eski kızamık tanımlaması El Yehudi adlı bir İbrani hekiminin olup, I. yüzyıldan kalmadır. Hastalığa bir virüsün sebep olduÄŸu 1911 yılında saptanmıştır. Maymunlara kızamıklı kimselerin diÄŸer mikroplardan arınmış tükürükleri verildiÄŸinde, hayvanların hastalığa yakalandıkları görülmüştür. Virüsün laboratuvarda üretilmesi ancak 1954′de gerçekleÅŸmiÅŸtir.

Kızamık virüsü yapı bakımından tıpkı kabakulak virüsüne benzer. Çapı milimetrenin 0,0001′i ile 0,0003′ü arasında deÄŸiÅŸir. Virüsün ortası birbirine dolanmış proteinden ve ribonükleik asitten bir sarmaldır. Bu protein çekirdeÄŸin çevresinde, bileÅŸimi lipit ve protein olan ince bir zar vardır. Zardan dış yüzeye doÄŸru kısa uzantılar çıkar. Bunlar virüsün hastalık bulaÅŸtıracağı hücreye baÄŸlanmasını saÄŸlarlar. Kızamık virüsü her ne kadar kabakulak virüsüne ve grip virüslerine benzerse de, seroloji açısından onlarla yakınlığı yoktur. Kızamık virüsünün proteinleri ayrıdır ve kızamık virüsünün bağışıklık cisimleri kabakulak ve grip virüslerini etkilemez.

Buna karşı kızamık virüsünün gerek biçim ve gerek seroloji açısından akraba olduğu virüsler bilinmektedir. Bunlar köpeklerde özel bir köpek hastalığı (distemper) yapan virüsle, sığır humması virüsüdür; Kızamık virüsünün doğal konağı insan ise de, bu hastalık maymunlara da geçebilmektedir. Virüs döllenmiş tavuk yumurtasına ve insan, maymun, köpek gibi çeşitli hayvanlardan alınan canlı hücrelere de verilebilmektedir.

Kızamık genellikle, kolayca tanınan bir hastalık olduğu için, teşhiste laboratuvar incelemelerine başvurulmaz. Ancak, kızamık virüsünden başka, ikinci derecede önem taşıyan mikropların da işe karışması durumunda bunlarla ayrı ayrı savaşabilmek için bu tür incelemelere girişilir.

Kızamık son derece bulaşıcı bir hastalıktır. Virüsü alan ve bağışıklığı olmayan bir kimse mutlaka hastalanır. Hastalık; virüsü solunum yolundan almakla başlar. Virüs daha solunum organı dokusunda iken çoğalmaya başlar. Başlangıçtaki bu yerel çoğalma 3-5 gün sürer. Bundan sonra virüs parçacıkları kan ve lenf dolaşımlarıyla bütün vücuda taşınır. Virüsün alınmasıyla deride döküntülerin görülmesi arasmda geçen süreye kuluçka dönemi denilir. Bu dönem 10-14 gün arasında değişir.

Hastalığın ilk belirtileri alelade soğuk algınlığı belirtilerinden ayırt edilmez. Ateş çok yüksek değildir. Ancak 38 dereceye kadar çıkabilir. Ateşle birlikte burun mukozasında kızartılar, nezle, aksırık, göz yaşarması ve kızarması da olur. Dil paslıdır. Kuvvetli bir öksürük vardır. Fotofobi yani parlak ışıktan rahatsız olma durumu görülür. Bazı çocukların sesleri kısılır, boğazları ağrır, ishal olurlar.

Olayların %95’nde kızamık genellikle ağızda ve yanakların iç yüzünde görülen koplik lekeleriyle anlaşılır. Ön azı ve azı dişleri karşısına rastlayan bu lekeler 12 mm. büyüklüğünde, ortası mavimsi beyaz, kenarı koyu pembe ya da koyu kırmızı sivilcelerdir. On on ikisi bir arada olmak üzere öbek öbek görünürler. Fakat gruplar kimi zaman o kadar sıktır ki, bütün ağız mukozası bunlarla kaplanır.

Hastalık bu aşamadayken kanda kızamık virüsü vardır; bu duruma viremi denilir. Virüs o sırada yalnız kanda değil, lenf bezlerinde, sümükte ve sidikte dt bulunur. Bu nedenle hastalık en çok bu aşamada bulaştırılır. Başlangıçtaki ateşten sonra vücut sıcaklığı normale döner; fakat döküntülerin görünmesinden önceki akşam tekrar yükselerek 40 dereceyi bulabilir. Genellikle koplik lekeleriyle döküntüler arasında 35 günlük bir ara olur.

Döküntüler önce başta ve özellikle kulakların arkasında, boyunda, alında belirirler. 2428 saat içinde gövdeye kol ve bacaklara ve sonra ellerle ayaklara yayılırlar. Döküntüler çoğalırken koplik lekeleri yavaş yavaş kaybolurlar ve döküntüler el ve ayaklarda belirdiklerinde, başlangıçtaki nezle ve öksürük gibi solunum yolları hastalıkları iyileşmeye yüz tutar. Döküntüler önce 3-5 milimetre çapında, birbirinden ayrılabilir noktalar halindedir. Bunlara «makula» (leke) denilir. Daha sonra renkleri koyulaşarak erguvana çalan bir kırmızı olur; kabarırlar ve sivilce görünümü alırlar. Döküntülere bu aşamada papula (kabartı) denilir.

Papalaların sayısı çok çoğaldığından aralarında birleşerek iri lekeleri andırırlar. Derideki döküntülerin nedeni henüz bilinmemektedir. Derinin altındaki hücrelerde virüs bulunmadı sonucu oluşabilecekleri gibi, vücudun virüsle bağışıklık cismi çarpışmasına karşı alerjik bir tepkisi de olabilirler. Bu ikinci düşünceyi destekleyen birtakım kanıtlar bulunmuştur. Son derecede seyrek rastlanan bazı olaylarda, kızamık virüsü alan bir çocukta ağır bir zatürree gelişmekte, virüs uzun bir süre çoğalmaya devam etmekte, fakat vücut virüsü yok edecek ve bağışıklığı sağlayacak bağışıklık cisimlerini üretmemektedir. Bu hastalıklarda genellikle döküntü görülmez.

Döküntüler 48-72 saat sonra şiddetini kaybeder; vücut sıcaklığı yavaş yavaş normale döner. Genellikle deride koyuca bir leke kalırsa da, bu geçicidir. Bir haftayla on gün arasında değişen bir sürenin sonunda deri soyulmasıyla bu da yok olur.

Kendisi oldukça hafif bir hastalık olan kızamığın getirdiği komplikasyonlar önemli bir sorundur. Bunların arasında en çok rastlanan bronkopnömonidir. Akciğer ve solunum yollarının yangısı demek olan bu hastalık, kişinin sağlığının zayıf olduğu bir sırada vücuda giren ve büyük zarar veren mikroplar tarafından meydana getirilir. Bu mikropların en yaygın türleri Streptococcus pneumonia ve Haemophilus influenzaedir. Kızamığın komplikasyonu bazen bir orta kulak yangısı olabilir. Bu, tehlikeli olabilecek bir durumdur ve az gelişmiş ülkelerde hastayı çoğu zaman ölüme kadar götürebilir.

Kızamığın yarattığı komplikasyonların en tehlikelisi ansefalomiyelittir. Bu durumda beyinde yangılanma olur ve sinir hücrelerini çevreleyen katlardaki miyelin bozunur. %15 oranında ölümle sonuçlanan bu durum bin kızamıktan birinde meydana gelir. Sinir hücrelerinin nasıl olup da böyle etkilendiği henüz anlaşılamamıştır. Gerek beyinden ve gerek beyin-omurilik sıvısından henüz virüs alınamamıştır. Ansefalomiyelitten kurtulan hastalarda çoğu zaman sara ya da sinir bozuklukları görülür.

Kızamık geçirdikten birkaç yıl sonra ortaya çıkabilen ancak pek seyrek rastlanan bir hastalık vardır. Buna kireçlenmeli panansefalit denilir. Bu hastalığın nedeni henüz bilinmemektedir. Son zamanlarda hastaların beyin dokusunda kızamık virüsüne benzer virüs parçaları bulunarak yalıtılmışsa da hastalığa uyuyan kızamık virüsünün tekrar etkilenmesinin sebep olup olmadığı henüz açıklanamamıştır.

Kızamıkçığın tersine, gebe bir kadının kızamığa yakalanmasıyla karnındaki çocuğun anormal olacağını gösteren herhangi bir kanıt yoktur. Komplikasyonları bir yana, kızamığın kendisi hafif bir hastalık olmakla beraber, genellikle çocuklukta geçirildiği için anneleri ürkütür. En iyi yol hastayı yatırıp hastalığın doğal sürecini tamamlamasını beklemektir. Hasta bağışıklığı olmayan, yani önceden kızamık geçirmemiş olan kimselerden ayrılmalı, bu ayırma döküntülerin görünmesinden en az iki hafta sonraya kadar devam etmelidir. Gözlerin ve ağzın bakımı çok önemlidir. Konjonktivit (göz sümükzarı yangısı) e karşı asit borikli sıcak suyla günde birkaç kez göz banyo su yaptırılmalıdır. Hasta fazla ışıktan rahatsız oluyorsa, loş bir odada yatırılmalıdır. Dili paslıysa ağzı zaman zaman sulandırılmış bir gargara ile yıkanmalı, bazen de gargaraya batırılmış bir pamukla silinmelidir. Ateşe karşı aspirin verilmelidir. Hasta sulu şeyler içmelidir.

Hastalık sürüp giderken araya başka mikropların etkisi girerse genellikle sülfamit ve antibiyotikler verilir ve hangi ilaçların kullanılacağını saptamak üzere laboratuvar tahlilleri yapılır.

Hastalığın ağır geçmemesi gammaglobülin tedavisiyle sağlanabilir. Hastayla birlikte bulunacak kimseler bile gammaglobülin alarak hastalıktan korunabilirler. Ancak bu korunma geçici olup aşağı yukarı iki haftalık bir bağışıklık sağlar. Gammoglobülin kullanma yönteminin yaygınlaşmamış olmasının iki nedeni vardır. Bunlardan ilki kullanmayı yaygınlaştıracak kadar çok gammaglobülin bulunamaması, ikincisi sağladığı yararın çok kesin olmamasıdır. Gammaglobülin tedavisinin iyi yönü kızamığa yakalanması kendisi için büyük tehlike olabilecek bir kimsenin korunmasıdır. Örneğin, başka bir hastalık nedeniyle zayıf düşmüş çocukları kızamığa karşı korumak iyi sonuç verir.

Herşeye rağmen hastalığın yayılmasını azaltacak birtakım basit tedbirler vardır. Örneğin, bir çocuğun kızamıklı biri ile beraber bulunduğu kuşkusu varsa çocuk hemen bir süre için kardeşlerinden ve arkadaşlarından ayrılır. Üç hafta sonra tekrar topluluğa karışabilir. Kızamığın ilk belirtileri başlarsa çocuk yatırılmalı, öteki çocuklardan ayrılmalıdır.

Kızamıklı biriyle temastan sonra kendine soğuk algınlığı belirtileri farkeden bir kimse çevresiyle, özellikle çocuklarla teması kesmelidir. Bugün iki çeşit kızamık aşısı kullanılmaktadır. Bunlardan birinde ölü, ötekinde etkinliği azaltılmış virüs vardır. Ölü virüsle yapılan aşı, birer ay ara ile üç defada yapılır. Yan etkileri önemli değildir, ama sağladığı bağışıklık da kısa, aşağı yukarı bir buçuk yıldır. Canlı virüs vermenin uygun bulunmadığı durumlarda uygulanır.

En çok kullanılan aşı canlı virüsten yapılmış aşıdır. Aşılananların %10′unda hafif bir ateÅŸ ve deri döküntüleri görülür. Çocuk bir yaşını tamamladıktan sonra, bir defa da koldan ve kas arasına şırınga edilir. İstatistikler aşılananların %15′inin bağışıklık kazandığını göstermektedir.

admin

Yorum gönder

23
Haz
2008

Bir organizmanın genel beslenme ve kan alma koşullarında meydana gelen aşırı aksaklıklar ve bunun sonucu görülen genel güçsüzlük. Bu durum aşırı kilo kaybı, kansızlık ve bitkinlik ila kendini gösterir. Deri kuru, pürtüklü bir hal alır; rengi sarımsı ya da kahverengidir.

Kaşeksi tehlikeli ur, akciğerlerde gelişen süreğen verem, frengi, süreğen sıtma, ağır ve süreğen böbrek ve karaciğer rahatsızlıkları, Basedow hastalığı, Addison hastalığı, süreğen alkolizm, kurşun zehirlenmesi gibi hastalıklar ve zehirlenmeler sonunda meydana gelir.

Kaşeksi birdenbire ortaya çıkmaz, aylar ve yıllar boyunca ağır ağır ve sinsi bir şekilde gelişimini tamamlar. Kaşeksi çoğu kez ölüme yol açar, çünkü kaşeksiye yakalanan bir organizmanın yeniden kendini toplaması çok zordur. Ölüm, organizmada bütün enerjinin yavaş yavaş tükenmesinin sonucudur.

Kaşeksinin çeşitli türleri vardır; bunların arasında en ilginci hipofiz kaşeksisidir. Simmonds hastalığı da denilen bu duruma hipofiz bezinin ön lobunda meydana gelen doku bozuklukları yol açar. Hipofiz, beynin tabanında bulunan bir iç salgıbezidir. Bu hastalıkta, hipofiz bezinin salgılama etkinliğinde bir azalma olur. Bunun sonucunda yavaş yavaş bazen de hızlı bir kaşeksi hali ortaya çıkar. Bu hastalığın başlıca belirtileri iştah azalması, kilo kaybı, aşırı halsizlik, kansızlık, şiddetli baş ağrısı, baş dönmesi, gevşeklik, uyuşukluk ve bayılmalardır. Bu belirtilerin yanı sıra hastanın derisi kurur; tırnaklar, kıllar, saçlar ve dişler dökülür. Vücut sıcaklığı 36°C nin altına düşer; tansiyon düşer. Kadınlarda adet kesilir, kadın cinsel yönden soğuklaşır; erkeklerde ise cinsel güçsüzlük meydana gelir.

Simmonds hastalığı, şekersiz diyabet, aeromegali ve cücelik gibi durumlarda da görüle
bilir. Bu hastalık kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha yaygındır. Kaşeksi her yaşta görülmekle birlikte daha çok 40-50 yaşlar arasında görülür.

Gebelik, doğum, lohusalık hastalıkları ve adet kesiminin yaklaşması organizmanın bu hastalığa karşı olan eğilimini arttırır. Bununla birlikte hastalığın ana nedenini, hipofiz bezinin ön lobunun salgılama yetersizliğinde aramak gerekir.

Hastalığın gelişmesi yıllarca sürer; hasta aşırı derecede zayıflar, sonunda hayatsal enerjinin tükenmesi sonucu ölüm meydana gelir. Bu arada, eğer bulaşıcı bir hastalık ortaya çıkarsa zaten iyice zayıf düşmüş ve tükenmiş olan organizma çok daha çabuk ölüme, sürüklenir.

Tedavi, hastalığın kökenine göre de değişir. Frengiden ileri gelen bir kaşekside hastaya penisilin, arsenobenzol, iyot, bizmut, civa gibi frengi tedavisinde kullanılan ilaçlar verilir. Röntgen sonucu kafatasında bir ön hipofiz uru tespit edilirse, beyin ameliyatı uygulanır. Bunlardan başka hormon tedavisi de uygulanır. Hastaya ön hipofiz lobunun ekstreleri verilerek, hastalığı meydana getiren ön hipofiz hormonlarının eksikliği giderilmiş olur.

admin

Yorum gönder

Araba Resimleri Fenerbahce Resimleri Resimler Guzel Resimler turk car spor haberleri sarki sozleri